YERÇEKİMİ’NE MAHKUM MUYUZ?

30 okunma Ocak 2022

‘’Hep denedin, hep yenildin.. Dert değil;                                                                                   Yeniden dene, gene yenil, daha iyi yenil!’’                                                                               Samuel Beckett (İrlandalı Romancı )

2004 başından beri aralıksız, bu dergide 200’den fazla yazı yazdım. Bu yazılarımda gerek siyasi gerekse de ekonomiyle ilgili öngörülerde bulundum. Gururla söyleyebilirim ki, bu öngörülerimin büyük kısmı gerçek oldu, vuku buldu. 2016’da ‘Müzik duracak mı?’ başlıklı yazımda piyasalardaki bahar havasının sona ereceğini iddia etmiş ve 3 yıl vadeli 2.5 Milyon USD’lik şirket kredisini 2.90’dan TL’ye çevirmiştim, 2018’de dolar 7 TL oldu. Son öngörülerimden biri; 2019 Ekim sayısında ‘Bir ihtimal daha var mı?’ başlıklı yazımda vurguladığım devalüasyon korkusuydu ki, maalesef gerçek oldu. O tarihte 5.72 olan USD kuru, bu satırları yazdığım sırada 17’yi geçmiş durumda. İtiraf etmeliyim ki, ben bu devalüasyonun 8 – 9 TL’de duracağını (yeterli olacağını) tahmin etmiştim ama Paramızın değer kaybı benim öngörümün çok çok ötesine geçti. Bunları övünmek için yazmıyorum zira birçok gerçekçi ekonomist bu ihtimali zaten söylemişti. Ama benim asıl korktuğum ‘ihtimal’ devalüasyon değildi; TL’deki korkunç değer kaybının yaratacağı yüksek enflasyon, yoğun işsizlik, ağır yoksulluk ve bunların yaratacağı derin umutsuzluktu. 2022’ye girerken, geleceğe dair umutlarımı korumak ve çalışma azmimi yitirmemek için direniyorum. 

Umut Fakirin ekmeği mi, afyonu mu?

Karl Marks’ın en çok bilinen ‘’Din halkın (fakirin) afyonudur’’ sözündeki ironi gibi ‘Umut fakirin ekmeğidir’’ atasözünün de yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. İki sözde de kastedilen tema; maddi eşitsizlikler karşısında halkın tutunacağı manevi değer olarak umudun yüceliğidir. Umut demişken; Haziran 2021’de yazdığım yazıda Türkiye’nin ‘Yeni Hikayesi’ ne olacak? diye sormuş ve umutla ilgili en bilindik efsane olan ‘Pandora’nın Kutusu’ mitolojisini anlatmıştım. Efsaneye göre; Tanrı Zeus’un, ilk kadın Pandora’ya düğün hediyesi olarak verdiği kutu tam bir tuzaktı; çünkü içi kötülüklerle doluydu. Zeus, kendisinden ateşi (kadim bilgiyi) çalan insanlığı cezalandırmak için bu kutuyu hazırlamış ve merakına yenilip açacağından emin olarak Pandora’ya sunmuştu. Tam da Zeus’un planladığı gibi oldu; Pandora açmaması gereken bu kutuyu araladı ve tüm kötülükler yeryüzüne saçıldı, biri hariç! Pandora son anda fark edip kapağını kapattığında, sadece umut kalmıştı kutuda. İşte bu umut içimizde yaşamaya devam ediyor ve tüm kötülüklere karşı bize dayanma gücü veriyor. Umut belki de kutuya konmuş olan tek iyi şeydi ve bu yüzden kutudan ‘çıkmak’ istemedi. Çünkü umut; tüm kötülükleri yendikten sonra bize verilecek olan ödüldü, hediyeydi. Bu yazımda bir başka Yunan mitolojisi olan Sissifos efsanesini ele almak ve kendimce farklı şekilde yorumlamak istiyorum. Sissifos da Zeus’un gazabından nasibini almış olan bir başka kahraman.

Sissifos’un cezası neydi?

Yazılı ilk metinlerden olan İlyada Destanında Yunan Ozan Homeros, Korint Kralı Sissifos’un  durumunu şöyle anlatır: "Sissifos’u gördüm, korkunç işkenceler çekerken; yakalamış iki avucuyla kocaman bir kayayı ve de kollarıyla bacaklarıyla dayanmıştı kayaya, habire itiyordu onu bir tepeye doğru, işte kaya tepeye vardı varacak, işte tamam, ama tepeye varmasına bir parmak kala, bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri, aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden baş belası kaya, o da yeniden itiyordu kayayı, kan ter içinde..." 

Evet, onun cezası bitmek bilmeyen bir tekrardı; başladığı işi, sona erdiremeyeceğini bile bile, başa döneceğini, boşa çıkacağını bile bile tekrarlamaktı. Yeniden denemek ve gene yenilmek. 

Günümüz insanı farklı mı? Sabah uyan telaşla işe git, akşam eve gel uyu. Ay sonunu getir maaşını al hemen bitir ve yeniden ay sonunu beklemeye başla. Yılsonunda sıfıra sıfır elde var sıfır. Kaya nerede? En altta; onca emek, onca çaba? Bütün bu yaşananlar bize anlamsız görünse de, sonuçsuz değil aslında.. Bir yoruma göre eğer Sissifos yenilgiyi kabul edip pes etseydi ve kayanın peşini bıraksaydı bu, Tiranların zaferi olurdu. Ancak o direniş gösterir ve zafer onun olur. O bir kahramandır artık. Yani Sissifos’un bu cezayı sonsuza dek sürdürmesi cezaya boyun eğme değil, düpedüz başkaldırıdır ve Zeus’un ‘oyunu’ bozulmuştur. Sissifos neden ısrarla kayayı yokuş yukarı çıkarmaya çalışıyor? Kayanın yerçekimiyle gerisin geriye yuvarlanması, Sissifos’un hezimeti mi, başarısı mı? Sissifos tepeye kadar çıkarmamış olsa o Kaya, tıngır mıngır yuvarlanır mı aşağıya? Sissifos tepeden aşağıya yuvarlanan kayaya her baktığında, zaferini kutluyor aslında. Kayayı yönetmeyi, altında ezilmemeyi öğreniyor.

 

Yunan mitolojisinden bize ne?

 

Mitolojiler antik dönemin propaganda araçları, resmi ideolojileridir. Halkların sömürüldüğü ve Tiranlık rejiminin hüküm sürdüğü o ‘barbar’ dönemlerde,  başkaldıran kahramanların kaderinin Tanrılar tarafından ezilmek ve sonsuza dek cezalandırılmak olduğu anlatılmıştır. Tıpkı ciğeri parça parça sökülüp ertesi gün yenilenen Prometeus ve bir kayayı tekrar tekrar bir tepeye çıkarmaya çalışan Sissifos gibi. Niye anlatıyorsun bu binlerce yıllık eski efsaneleri? Diye sorabilirsiniz. Ama ‘haklısınız’ diyemiyorum çünkü insan tabiatı değişmez. Sissifos gibiyiz biz de, her gün aynı rutini yaşıyor ve ‘Eşya’nın tabiatını çözmeye çalışıyoruz. Zira, insan eşyayı olduğu gibi göremez, ya da ilk bakışta göremez diyelim. Çünkü algısı çarpıktır; hazırlıksızdır. Önyargılar, beklentiler, geçmişi ve geçme-mişi işin içine karışır. Bu bağlamda, anılarımız bile filtreli hatta photoshopludur. Hafızamız işine geldiği gibi dosyalar hatıraları. İlk görüşte aşk dediğimiz geçici sarhoşluk hali bunun sonucudur. İlk bakışta size çok çekici gelen kişiye ikinci üçüncü bakışınızda daha olağan görünmeye başlar. Çünkü beyniniz netlik ayarlarını yapmış ve algınız gerçeğe yaklaşmıştır. Bir zamanlar bakmaya kıyamadığınız bir yüzün şimdi size sıradan  gelmesi bundandır. Duyguların da radyo gibi ‘ince ayarı’nın yapılması gerekir. Doğru frekans yakalanınca sinyaller de net ve olduğu gibi algılanmaya başlar, ses ve görüntü ‘düzelir’. Beynimiz her saniye önüne düşen 11 milyon resimden sadece 40 tanesini dikkate alan bir süzgeç gibidir. Çünkü tamamını işlemek çok zahmetli ve tehlikeli. Kendince en kritik ve gerekli olanları filtrelemeye çalışıyor. Tıpkı dünyayı bir periskopun ucundan gözlemleyip tarayan bir denizaltı personeli gibi. Öyleyse yeni bir işe başlarken ya da yeni bir beceri geliştirirken filtre ayarlarımızı değiştirmemiz gerekir. Tıpkı fotoğraf makinemizin netlik ayarlarıyla oynamak ve resmini çekeceğimiz nesneye zumlamak gibi.

 

Tuğlayı parlatsak ayna olur mu?

Çok sevdiğim bir Zen öyküsü vardır; çırağının bütün gün hiçbir iş yapmadan oturduğunu gören hocası, ne yaptığını sorduğunda: ‘’Aydınlanmak için meditasyon yapıyorum ustam!’’ cevabını alır. Muhtemelen çırak bu cevabın Ustasını memnun edeceğini ve gözüne gireceğini düşünmüştür. Ustası kafasına küçük bir şaplak atar ve şu ibretlik dersi verir: ‘’Tuğlayı ne kadar parlatsan da ayna olmaz, öyle boş boş oturmakla da aydınlanma olmaz!’’. Yine çok sevdiğim bir halk deyişi şöyle der: ‘İtin kuyruğunu kırk yıl kalıba koymuşlar; çıkarıp bakmışlar, gene aynı gene aynı!’. Belli bir tekrardan ve uzun süre haşır neşir olduktan sonra o konuyla ilgili anlamlı ‘patern’leri görmeye başlıyorsunuz. Patern kelimesini Türkçeye; desen, düzen, kalıp, ilişki ya da oluşum olarak çevirebiliriz. Gereksiz tekrarlar gibi görünen işleri yaparken işte bu önemli paternleri keşfediyoruz ve tabiri caizse, birden aydınlanıyoruz. Tıpkı sihirbazın hilesini keşfetmek gibi ya da bir işin püf noktasını yakalamak gibi. Yani tekrarlar faydalıdır ama eşyanın da insanın da bir tabiatı vardır. İşte Arşimet’in hamamdan çırılçıplak sokağa fırlayıp ‘’evreka! evreka!’’ (buldum) diyerek, o müthiş buluşunu dünyaya ilan ettiği an yaşadığı coşku, suyun tabiatını anladığı andır. Ya da Newton’un ağaçtan kopan elmanın şimşek hızıyla yere yapıştığını gördüğü o apansız sahne, Yer’in tabiatını ve yer çekim kanunu bütünüyle deneyimlediği andı.  Ama Arşimet de Newton da her büyük kaşif gibi boş boş oturup düşünmemiş; beyinleri ve zihinlerinin ince ayarlarını yapıp, dünyanın sırlarını keşfetmek için yıllarca hazırlanmışlardı. Yani paternleri görmeye başlamışlardı.

 

İnsanoğlu yerçekimini nasıl yendi?

 

Yeniden Sissifos efsanesine dönersek; ona verilen ceza onun kurtuluşu olmuştur aslında. Cezanın uygulayıcısı yani bekçisi Yer Çekimidir. İtmeyi, çaba göstermeyi bıraktığı anda taş geldiği yere döner. İnsanoğlunun fiziki dünyayla, fizik kanunlarıyla imtihanıdır bu öykü. Ama insanoğlu bedeni gücünün sınırlı olduğunu idrak ederek; mental gücünü geliştirmiş ve bir attan hızlı gitmeyi, balıktan daha derine inmeyi ve bir kuştan daha çok yükselebilmeyi sağlayan yöntemler icat etmiş ve fizik kanunlarını yenmiştir. Kayayı taa en tepeye çıkarıp orada sabitlemiştir. Bizim 5 duyumuzun algı sınırları aslında son derece dar ve kısıtlıdır. Bazı hayvanlar örneğin köpekler ve ayılar koku duyusu açısından çok donanımlı. Yılanlar kızılötesi ışığı yani radyo dalgalarını görebiliyor, yarasalar ses dalgalarını hissedebiliyor. Lakin insanoğlu; fiziki zaaflarını kendi geliştirdiği icat ve keşiflerle aşmayı başarmıştır. Göremediği kızılötesi dalgaları kullanarak radyo ve telsizle haberleşmeyi, hissedemediği ses dalgalarını sonar sinyallerine dönüştürerek denizaltında yönünü bulmayı, gazların itme gücünü kullanarak yerçekimini yenip yıldızlara ulaşan roketler yapmayı ve evrenin henüz bir gaz ve toz bulutu olmadan önceki büyük patlamayı resimleyecek uzay teleskopları tasarlamayı başarmıştır. Şimdi sırada, artırılmış gerçeklik ekipmanıyla kendini internetle entegre etme ve 3 boyutlu haberleşme devrimi var. İnsanlık kendi alternatif (hiper) gerçekliğini yaratma peşinde. Ama bu da başka bir yazımın konusu olsun.

 

Her gördüğümüz şey, gerçek mi?

 

Gerçek dediğimiz şey zihnimizin dışında var olan  nesneler ve cereyan eden olaylardır.  İnsan zihni maalesef lunaparkta gördüğümüz komik aynalar gibidir; gerçekliği büker, çarpıtır, büyütür ya da ters çevirir. Yani zihnimiz eşyaları kendi çerçevesi içinde görmeye, olayları ise kendi kurguladığı hikayeler içinde anlamaya yatkındır. Dolayısıyla dünyayı olduğu gibi idrak edebilmemiz çok güçtür. Dikiz Aynasına bakarak geri viteste geri geri gitmeye çalışan acemi şöför gibiyiz yani. Ya da yan aynalara bakarak arabamızı parketmeye çalışmak gibi.. Ancak belli bir tekrardan, deneme yanılmadan sonra  bu manevraları ustalıkla yapabiliriz. Üstelik bu çarpıtma efekti, kendimiz için bile geçerlidir yani kendi kendimizi değerlendirirken bile gerçekçi değiliz. Ya aşırı değerli görürüz kendimizi ya da  değersiz hissederiz. Fiziksel gerçekliği olduğu gibi algılamamızı zorlaştıran tek kısıtımız duyu organlarımızın doğuştan gelen sınırlı kapasitesi değildir. Kültürel ve hatta etnik filtrelerimiz de buna engeldir. Bize anlatılan hikayeler (efsaneler, destanlar, resmî ideolojiler ve okulda öğretilenler) dünya görüşümüzü şekillendirir. Ve inanın bana dünya görüşünüz değişince dünyanın ‘görünüşü’ de değişir. Hatta dünyaya bakışınız değişirse dünyanın size bakışı da değişir. Kısacası ümitsiz olmaya gerek yok; çünkü hayatın seçenekleri bizim hayal edemeyeceğimiz kadar çok. 2022’de dünyamızın değişmesi, seçeneklerimizin çoğalması dileğiyle…