ŞİRKET NEDEN AİLEDEN ÖNCE ÖLÜR?

30 okunma Eylül 2021

Şempanze Ağaç’ta kaldı, algıda seçiliği arttı;                                                                      Sapiens ağaçtan indi, kendine ‘dil’ yarattı. S.K.  

2011 yılında yazdığım bir yazımda şu temel soruyu sormuştum: Aile mi, Şirket mi önce gelir? Elbette burada kastettiğim aile şirketiydi. Cevabımı ‘şirketten’ yana kullanmıştım çünkü bir aile; şirket sahibi olmaya (kalmaya) karar verince artık çekirdek aileden çıkar ve soyadı farklı olan bireyleri de kapsayan çok daha kalabalık, karmaşık bir yapıya dönüşür. Bu yapının içinde; ailenin şirket dışında kalan üyeleri, çalışanları, tedarikçileri, müşterileri hatta finans sağlayıcıları bile dolaylı veya direkt olarak bulunur. Aile kendi iç ‘hesaplaşmasına’ gömülse bile dışarıda da hesap vermesi gereken çok daha büyük bir kitle mevcuttur. Hani bir söz vardır: ‘’Anne baba, çocuğu yapar ama bahtını (kaderini) yapamaz’’diye, işte şirketi de aile kurar ama şirketin akıbetini ve ömrünü piyasa şartları belirler. 

Aile şirketi neden ölür?

Yine 2011 yılındaki yazımdan alıntıyla devam edersem; aile şirketlerinin ölüm sebebi genellikle (bazı) aile bireylerinin gayri profesyonel tutumudur. Unvan ve terfilerin liyakat değil akrabalık skalasına göre yapılması, şirkete henüz katılmış aile mensuplarının üst kademelerden başlatılması ilk akla gelen handikaplar. Bunlara ilaveten, aile içi şahsi çekişmelerin (kıskançlıkların) şirkete sızması ve rekabet araçları haline getirilmesi de adeta şirketi hasta eden ‘virüsler’dir. Şirketin menfaatleriyle aile bireylerinin çıkarları (talepleri) çeliştiğinde öncelik şirketin ‘sağlığını’ korumak olmalıdır. Çünkü şirketin gerekleri aynı zamanda hayatın gerekleridir, piyasanın gerçekleridir. Şirket denilen tüzel kişilik, tanımı itibariyle insandan bağımsızdır ve kurucu(lar) ölünce dahi varlığını sürdürmek için tasarlanmıştır. Dünyaya kalıcı bir eser bırakmak isteyen kurucu; kendi kendine yetebilen ve kendi kendini yönetebilen bir yapı ve organizasyon oluşturmalıdır, işin ‘sırrı’ buradadır.

Şirket ‘hikaye’ midir?

Her şirket bir hikaye üzerine kurulur. Bu hikaye çoğu zaman zımni yani gizlidir, örtüktür. Genellikle de kurucu babanın ya da ortakların (aile üyelerinin) şahsi idealleri, hayalleri, ikballeri, özlemleri (vizyonları) üzerine kurulur ve bunlarla sınırlanır. Hikayenin aleni olması ve aile dışındaki paydaşları da içine alması kurumsallaşmanın ilk adımıdır. Böylece şirket, ‘ailenin’ şirketi olmaktan aile şirketi olmaya doğru evrimleşir. Şirketi aşacak kadar yaygınlaşmış ve on yıllara meydan okuyacak kadar uzun sürmüş hikayelere ‘marka’ diyoruz. Yani yanlış bilinenin aksine; marka olmak bir sonuçtur, kuruluş amacı değildir! Bir şirket içinde, şirket hikayesinden daha çok şirkettekilerin ve özellikle de yönetici aile üyelerinin ‘hikayecik’leri konuşuluyor, dillendiriliyorsa şirket gerileme dönemine girmiş demektir. Ben buna ‘Dallas Sendromu’ diyorum. Yaşı 40’ın üstünde olanlar bu ismi neden verdiğimi anlayacaktır. Genç okurlarım için de Tv dizilerimizden örnek vererek açıklayayım; siz de fark etmişsinizdir çoğu dizi senaryosunun merkezinde bir şirket yer alır. Süslü bir ismi olan bu şirketin ‘adı var kendi yok’tur. Olaylar, entrikalar ve hesaplaşmalar onun etrafında şekillenir. Adı var kendi yok diyorum çünkü bu şirketin ne iş yaptığı ve nasıl, ne kadar para kazandığı pek anlatılmaz. Genellikle aile şirketi olan bu kurum, içerden ve dışarıdan gelen sayısız kumpas, entrika ve ‘boş beleş’ çalışanlarına rağmen her nasılsa ayakta kalır ve büyümeye devam eder. Şimdi diyeceksiniz ki ‘gerçek hayatta böyle değil!’ evet haklısınız; gerçek hayatta şirketlerimizin en kurumsal ‘görünenleri’ bile dizilerdeki şekilde idare ediliyor ama sonunda küçülüyor, batıyor, kapanıyor ya da sahip değiştiriyor. Yani piyasa kötü yönetimi ‘cezalandırıyor’ bunun sayısız örneğini her gün görüyor, okuyoruz.

Hikayeler neden çok önemli?

Şirketi ‘var eden’ ve ayakta tutan ruhun; hikayeler olduğunu iddia ediyoruz. Bu iddiamızı desteklemek için filmi çok geriye, 70 Bin yıl öncesine saralım ve insanların (sapiens) ağaçtan inip kendi dillerini yarattıkları döneme kadar gidelim. Yaşarken efsane olmuş tarihçilerden İsrailli yazar Prof. Yuval Harari’nin Sapiens (insanlığın kısa tarihi) kitabından alıntı yapalım. Harari’ye göre insanları diğer canlılardan ayıran ve dünyanın ‘efendisi’ haline getiren olgu; kolektif hikayeler oluşturma becerisidir. Bunu biraz açarsak, insanlar dil yetenekleri sayesinde birbirleriyle detaylı ve anlamlı şekilde iletişim kurarlar. Gördüklerini ve yaşadıklarını birbirlerine anlatırlar ve bu derinlikli iletişim yöntemi sayesinde, kitleler halinde hareket eder ve işbirliği, iş bölümü yapabilirler. Kolektif hareket eden ve komünal hayat tarzını sürdürebilen başka canlılar da vardır; arılar, karıncalar, kurtlar ve hatta şempanzeler de buna örnektir. Peki onlar neden dünyaya hakim olamadılar da insanlar (sınırlı fiziksel yeteneklerine rağmen) bunu becerebildiler? Çünkü insanlar, dilleri sayesinde sadece gördüklerini değil ‘görmediklerini’ ve hayal ettiklerini de birbirlerine anlattılar ve bu ‘hikayeleri’ benimsediler, sahiplendiler. Çünkü öyle güzel anlattılar ki, diğerleri de ‘görmüş’ kadar oldu ve buna inandı. Araştırmacılara göre tüm insan iletişiminin yüzde doksanı, hikaye anlatımına dayanıyor. Sonuç olarak, iyi hikayeler anlatabilme becerisine sahip olan kişi ve kurumlar daha çok taraftar topluyor ve güç kazanıyor. Harari buna ‘kültür inşası’ diyor yani kolektif kültür.

Arıların siyasi rejimi nedir?

Sapiens kitabından bir örnekle devam edersek; arıların yaşam rejimi ‘monarşik komünizmdir’ yani kovandaki bütün arılar eşittir ama Kraliçe Arı hepsinden daha ‘eşittir’. Arılar bir tehdit karşısında ya da bir fırsatını bulunca; ayaklanıp ‘tam komünizme ya da kapitalist rejime geçelim, Kraliçeyi devirelim!’ diyemezler. Çünkü bu yaşam tarzı içgüdüseldir, öğrenilmiş değildir. Kurtlar ve şempanzelerin durumuna gelirsek; onlar karınca ve arılardan daha esnek sürülerdir, uyum yetenekleri oldukça gelişmiştir ama sürü nüfusu artınca bu ortak hareket etme güdüsü bozulur. Çünkü kurtlar ve şempanzeler sadece çok iyi bildikleri hemcinslerine güvenirler. Yani şahsen tanımıyorsa, huyunu suyunu bilmiyorsa güvenmez ve ortak hareket etmezler. Bu sebeple aralarındaki işbirliği, çok sınırlı bireyler arasında cereyan eder. Tıpkı aile şirketine benziyor değil mi? şirkete neden dayı, yeğen, eş, dost, akraba doldurduğumuzu çok iyi açıklıyor. Bizden olsun da, isterse ‘çamurdan’ olsun. Gel de Darwin’e hak verme!

Company ismi nereden gelir?

İnsan toplumunun kuruluş harcında, hikayeler olduğunu ve hikayelerde; gerçeklerin yanı sıra hayallerin (özlemlerin, ideallerin) daha ön planda olduğunu söylemiştik, oradan devam edelim. Biri(leri)nin başlattığı hikaye her anlatılışta değişir, dönüşür, eklenerek zenginleşir. Bu hikayeye inanlar aile olur; bir süre sonra aşiret (kabile, klan, komünite, beylik) haline gelir ve daha da çoğalınca eyalet (kent), ulus, rejim hatta bir imparatorluk doğar. Zamanın acımasız değirmeninde öğütülmeye direnebilen hikayeler mitoloji olur, efsane olur, destanlaşır. Kapitalist sistemde ise dükkan, firma, grup, holding ve uluslar arası şirket olur. Şirket kelimesi de Arapçada ‘ortaklar’ ya da ortaklık demektir. Kısacası, adına ister grup ister cemaat isterseniz ‘menfaat birliği’ deyin, insanları bir araya getiren temel olgu; aynı hikayeye inanmak ve bu hikayeyi sürdürmek için gayret ve çaba göstermektir. İngilizcede şirket anlamına gelen Company (kumpanya) kelimesi Fransızca kökenlidir ve toplum, arkadaşlık, dostluk, samimiyet ve askeri birlik anlamlarında kullanılır. Daha da derine kazarsak, bütün batı dillerinin kökeni olan Latincede bu kelime ‘aynı ekmeği bölüşenler’ anlamına gelir ki, bu çok manidardır. Aynı ekmeği bölüşen en küçük toplum birimi ailedir. Aile şirketi de bu ekmeği beraber kazanmak, büyütmek ve daha çok insanla bölüşmek için kurulur. Bizim dilimize kumpanya (bir çeşit eğlence topluluğu) ve kampanya (bir çeşit pazarlama organizyonu) olarak geçmiştir bu kelime. Gerçekten de ‘kampanya’ demek, özünde geniş bir müşteri kitlesini harekete geçirmek ve pazarlanan ürünü (hizmeti) ya da fikri almaya ikna etmek için tasarlanan ‘süslü’ bir hikayeden başka bir şey değildir. Siyasi ve ideolojik kampanyalar da bu tanıma dahildir hatta en büyük ve en kapsamlı hikayeler, siyaset için oluşturulur desek pek yanlış olmaz. Dijital devrim sayesinde herkesin ve neredeyse her hikayenin tüm dünyaya saniyeler içinde yayılma imkanı doğdu. Yani ömrümüzün tamamını (hiç uyumadan) hikaye dinlemeye ve izlemeye harcasak; bırakın bitirmeyi, bu kadar hikayeyi azaltamayız bile. Her gün youtube, instagram benzeri sosyal platformlara milyonlarca yeni hikaye yükleniyor. İnstagram’dakinin adı bizzat ‘story’ zaten; sizi takip edenlere güncel hikayenizi anlatmanıza olanak sağlıyor. Whatsapp’taki ‘durumum’ uygulaması da benzer bir imkan veriyor, ikisi de 24 saat içinde kayboluyor. 24 saatin bile çok uzun olduğu ve gündemin baş döndürcü hızla değiştiği günümüzde, kalıcı olabilmek, zorlaşıyor.  Dijital hayat çok hızlı ve dinamik çünkü; zamanın dişleri herkesi ve her şeyi acımasızca öğütüyor.

Aile Şirketi nasıl ölümsüz olur?

Hayat iki parantez arasındaki ömürdür; ölümler arasında açılan kısa bir pencere..
Her ömür, başladığı anda bir geri sayımdır; insanlar için de şirketler için de..
Kum saatinin ince boğumundan akan zaman; hızla eriyen, eksilen, ezilen hayatlar.
Aile kişileri de, işletmeleri de kaçamaz bundan! Şaşırtıcı olan; aile işletmesinin
doğumu değil, yaşaması ve başarıyı sürdürebilmesidir. Aile şirketini ayakta tutabilmek ve geliştirip kökleştirmek için onun sonlu ve ölümlü olduğunu idrak etmek gerekir. Sınırlı ve kısıtlı olan insan ömründen uzun idealler ve zamana direnen işletmeler yaratmanın sırrı budur.
İnsan yapması kurumları bitiren neden; ölümlü değil, ölümsüz, dokunulmaz ve hatta ‘ayrıcalıklı’ olduğu yanılgısıdır. Bu insani yanılgı işletmeye büyük zarar verir; kişinin işletme için değil de, kurumun kişinin hizmetinde olduğu sanrısını doğurur. İşte ben buna kurumsal ‘kanser’ diyorum. Kanser belki ağır bir benzetme oldu ama ‘sapasağlam’ ayaktaymış gibi görünürken bir anda eriyip giden ve kaçınılmaz sonla yüzleşen hastalar gibi, koskoca şirketler de çok kısa bir zaman diliminde ‘yıkılıverirler’. Mevtayı nasıl bilirdiniz? Valla ‘iyi’ bilirdik meğer ‘fena hastaymış’ kendisi…Yeni yazılar ve hikayelerde buluşmak üzere.