ÖZGÜRLÜK MÜ, KURUMSALLIK MI?

30 okunma Kasım 2021

‘’Gerçek bir keşif yolculuğu yapmak için sadece yeni yerler görmek değil; yeni bir bakış açısıyla bakan gözler de gerekir.’’ MarcelProust (1871 – 1922, Fransız Romancı)

Bu yazımın konusu, son günlerde kafaya taktığım ‘kurumsallaşma’ mevzusu. Üzerine yüzlerce kitap, binlerce makale yazılmış olan bir konuda yazacak yeni bir şey kaldı mı? diye sorarsanız, Marcel Proust’un girişteki sözünü hatırlatırım..Kurum-sallaşma kelimesindeki ‘kurum’dan yola çıkınca aşağıda okuyacağınız anekdot geldi aklıma. Biliyorsunuz şömine bacalarında, odun sobası borularında biriken isli kire ‘kurum’ diyoruz. Kurum; temizlenmesi zor ve bulaşması kolay bir yapışkandır. Kurumsallık da, kurtulması zor bir alışkanlıktır. Ben buna ‘Emekli asker’ sendromu diyorum. Dizi ve filmlerde de işlenen ve emekli askerlerin (ki, bunlar genelde Albay olur) sivil hayata adapte olamayıp, sivilleri ‘hizaya sokma’ çabaları mizahi dille sıkça anlatılır. Zira toplumun en kurumsal iki organizasyonu Diyanet ve Ordudur

 

‘Bacadan giren İki hırsız’ bilmecesinin cevabı nedir?

 

Papazın biri, uzun süredir ahbaplık ettiği Haham’a “Bana Tevrat’ı öğretir misiniz?” der. Haham “olmaz!” der: “Sen Yahudi doğmadın, kafan Yahudi gibi çalışmaz. Tevrat’ın kelamını anlaman mümkün değil.” Papaz ısrar eder, Haham razı olur, ama bir koşulu vardır. “Soracağım soruya doğru yanıt verebilirsen öğretirim”. Papaz kabul eder: “Sor bakalım!” der. “İki hırsız bir evin çatısına çıkıp, bacadan eve girerler, biri kirli öteki tertemiz çıkar. Hangisi yıkanır?” Papaz, “Bundan kolay ne var?” diye atılır. “Kirlenen yıkanır, temiz kalan yıkanmaz.” Haham içini çeker, “Sana Tevrat’ın kelamını asla anlamayacağını söylemiştim! Doğrusu tam tersi: Temiz kalan adam ötekinin kirlendiğini görünce, kendisinin de kirlendiğini sanıp yıkanır. Kirlenen adam ise karşısındakini temiz gördüğü için kendisini de temiz sanıp yıkanmaya gerek duymaz.” Papazın kafasını kaşır. “Bak bu aklıma gelmemişti. Bir soru daha sorar mısın?” Haham aynı soruyu yeniden sorar: “İki hırsız bir bacadan eve girince;biri kirli, öteki temiz çıkar. Hangisi yıkanır?”

Papaz, doğru yanıtı artık bildiğinden emin, “Temiz kalan ötekinin kirlendiğini görünce kendisinin de kirlendiğini sanıp, yıkanır. Kirlenen, ötekini temiz gördüğünden kendisini de temiz sanıp yıkanmaz!” Haham, başını sallar. “Yine yanıldın! Sana söylemiştim, asla anlamayacağını. Temiz kalan adam aynaya bakar, temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirlendiğini görünce, gider yıkanır.” Papaz itiraz eder: “Ayna nereden çıktı? Bana ayna var demedin ki…” Haham, parmağını sallar: “Seni uyardım, Tevrat’ı anlamak için her olasılığı düşünmelisin.” “Peki, peki” diye inler Papaz. “İzin ver, bir kez daha şansımı deneyeyim. Başka bir soru sor!” “Son kez soruyorum” der, Haham: “Aynı bacadan bir eve giren iki kişiden hangisi gidip yıkanır?” Papaz, “Artık her olasılığı biliyorum” deyip, bir solukta sıralar: “Eğer ayna yoksa, temiz kalan kirlendiğini düşünerek gider yıkanır. Kirlenen temize bakıp kirlenmediğini düşünerek, yıkanmaz. Eğer ayna varsa, tam tersi olur”. Haham cık cık yapar: “Hayır, sana söylemiştim, kafan Tevrat’a basmaz! Söyle bana, aynı bacadan içeri düşen iki adamdan birinin kirlenip, ötekinin temiz çıkması mümkün müdür?

 

Kurum’lar neden ‘kurum’ bağlarlar?

Teşbihte hata olmaz; kurumlar ve şirketler, çatıları altına giren herkesi kendilerine ‘benzetirler’. ‘Üzüm üzüme baka baka kararır!’ misali kurum çatısı altında olan herkes birbirinden etkilenir ve zamanla benzeşir. Biz buna ‘şirket kültürüne uyum sağlamak’ diyoruz. Çünkü her personel bir diğerinin ‘ayna’ sıdır. Kurumsallaşmanın nihai sonucu ‘aynı’laşmaktır. Şimdi gelelim ‘kurum’ bağlama meselesine; şirketler için de en ciddi tehlike, kurumsallaşalım derken, kurum bağlamaktır. 

Fırınlarda yakılan ateşi muhafaza etmek ve düzenli yanmasını sağlamak için bacalar kurulur. Bu baca sayesinde kirli gazlar, zift ve kurum ortamdan uzaklaştırılır, havaya karışır. Ancak gerekli temizlik yapılmazsa bacalar kurum veya zift gibi nedenlerden dolayı tıkanabilir. Sıklıkla tıkanmasının en büyük nedeni kalitesiz yakıt tüketilmesidir. Uzun süre temizlenmediğinde sobanın ya da şöminenin ateşlenmesi daha zor olacaktır. Eğer tıkanma gerçekleşirse hava alamayacağından dolayı tütecek yani zehirli duman oda içine doğru yayılacaktır. Bacada oluşan kurumun düzenli olarak temizlenmesi şarttır. Yüksek ateşin yandığı büyük fırınlarda daha sık temizlik yapılmalıdır. Aynı şekilde, soba borularında biriken kurumlar sobanın verimli yanması için düzenli olarak temizlenmelidir. Şirketler de ister soba gibi yeni ve küçük isterse de taş fırın gibi eski ve büyük olsun zaman içinde ‘kurum’ biriktirirler. Verimlilikleri düşer, ortamda istenmeyen ‘gazlar’ oluşur ve tüter. Kurum-sal temizlik yapılmazsa şirketin kaynak (sermaye) tüketimi artarken satış ve üretimi düşer, kaynakları heba olur. Nihayetinde kurumun karı azalırken itibarı ‘kararır’.

 

‘Kurumundan geçilmemek’ ne demektir?

 

Banka şubeleri standartlaşmanın ve ötesinde kurumsallaşmanın en somut, en bilinen örneğidir. Herhangi bir personelin yerini değiştirip şube içinde ve hatta başka bir şubede görev verdiğinizde derhal yeni masasına oturur, yeni bilgisayarını açar ve hemen çalışmaya başlayabilir. Çünkü sistem ve çalışma koşulları aynı, görev tanımları çok benzerdir. Lakin bu 'aynı'lıkları sağlamak için milyon dolarlık yazılım ve donanım altyapısı kurulmuş ve bu yapıyı canlı ve güvenilir tutmak için de milyonlar harcanmaya devam edilmektedir.

Kurumsallaşmak demek işleri olabildiğince standartlaştırmak ve öngörülebilir olmak demektir, söylemesi kolay yapması çok zor olan bu isleri gerçekleştirmek için tavizsiz ve sabırlı olmak gerekir. Bizim memlekette ise durum tam tersidir: ilk zorlukta taviz verir, sabırsızlığımız yüzünden hemen vazgeçer, eski sisteme dönmek isteriz. Kurumsallık bize ‘dar gelir’. Kurumsallaşma bizim şirketler için yeni bir trend, bir moda veya gelip geçici bir hevestir. İş dünyamızda her 3-5 yılda bir yeni trendler gelir: Ar-Ge, inovasyon, yalın üretim, kaizen, vs. son yılların modası da kurumsallaşmadır. Tıpkı düşük bel pantolonların,  ya da slim-fit (dar kesim) gömleklerin yeniden moda olması gibi, kurumsallaşma da 10 yılda bir trend olur ve patronlarımız da bu tren(d)e binmek isterler. Toplantı üstüne toplantı yaptırıp şirket çalışanlarını bezdirirler. Çünkü patronlar için önemli olan kurumsallık değil kurum ‘satmaktır’. Bu deyimi önceden duymamış olanlar için açıklayayım: kendini olduğundan büyük ve önemli gösterme davranışına kurum satmak denir. Patronların bir diğer yanılgısı da ‘kurum sattırır’ fikridir yani kurumsal firmaların satış gücünün fazla olduğuna inanırlar. İçinde kurum kelimesi geçen bir başka deyim de ‘kurumundan geçilmemektir. ‘Bir naz, bir eda, bir poz, kurumundan geçilmiyor!’ cümlesindeki gibi.. Çalımından geçilmemek şeklinde bir versiyonu olan bu deyim bizim ‘kurumsallık’ anlayışımızı adeta yüzümüze vurur. Kurumundan geçilmemek; büyüklenmesinden yanına yaklaşılmaz olmaktır. Tam da bizim ‘büyüklerimizin’ istediği şey budur. Kurum deyince akıllarına ‘protokol’ gelir.

Oysa ki, önemli olan kurumsallaşmak değil kurumsallık kompleksinden kurtulmaktır. Şirketleri ve kamu kurumlarını şeffaf, adil ve hesap verebilir bir sorumluluk anlayışı içinde yönetmektir. Kurum içinde hiyerarşiyi azaltarak her an ulaşılabilir hale gelmektir.

Hapishane ‘kurumsal’laştırır mı?

 

10 yıl önce seyrettiğim kült bir hapishane filmi vardı; 1994 yapımı Esaretin Bedeli  (The Shawshank Redemption). IMDB (en çok izlenler filmler) listesinde 1 numaraya kadar yükselmişti. Bu yazıyı yazmaya başlayınca o filmin kritik bir temasını yeniden anımsadım. İlk seyrettiğimde ‘kurumsallaşma’ üzerine olan o diyaloga dikkat etmemiştim, filmdeki Brooks karakteri de sıradan bir figüran gibi gelmişti bana. Şimdi düşünüyorum da, Brooks’un hapiste geçirdiği 50 yıl boyunca yaşadığı dönüşüm ‘kurumsallaşma’ sendromunu çarpıcı şekilde betimliyor. Cinayetten hüküm giyerek müebbete mahkum edilmiş olan Brooks, hapishanenin kütüphane sorumlusu olmuştur. İyi halden dolayı tahliye edilme imkanı verildiği halde, tahliye olmak istemez. Neredeyse zorla salıverilir ama buna hiç sevinmez çünkü dışarıdaki hayata ayak uyduramayacağını düşünmekte ve çok korkmaktadır . Arkadaşları bu duruma bir anlam veremez ve çıldırdığını düşünürler. Hapiste onu en iyi tanıyan kader ortağı Red (Morgan Freeman) bu durumu şöyle açıklar: Çıldırdığı falan yok. Artık kurumsallaşmıştı. O adam elli yıldır burada, elli yıl! Bildiği tek şey bu. Burada önemli bir adam, eğitimli biri ama dışarıda bir hiç. Sadece iki eli kireçlenmiş bir mahkûm, kütüphane kartı bile alamaz belki. Şimdi ne demek istediğimi anlıyor musun? Brooks hapishaneden tahliye olduktan kısa bir süre sonra intihar eder. Genç yaşta içeri giren Brooks’un neredeyse tüm yaşamı, dört duvar arasında, dışarıdaki tehlikelerden uzak, korkuyu hissetmediği bir biçimde sürmüştür. Korkuyu ise yıllar sonra ilk kez dışarıda hissetmiş ve yenilmiştir. Özgürlük ona ‘ağır’ gelmiştir. Şartlı tahliye kararı çıkan Brooks dışarı çıkmak istemez çünkü o kitaplarıyla ve kuşuyla hapishane içerisinde anlamlıdır ve önemlidir. Dışarıda ise Red’in dediği gibi, elleri kireçlenmiş bir katildir. Brooks’un intiharı, kurumsallığı özgürlüğe tercih ettiğini göstermiştir.  

 

Hayatta ‘mutlu son’ var mıdır?

 

Bizler de dışarıda olsak bile genellikle, Brooks’un yaşadığı bu ‘tahliye olamama’ sendromunu içimizde yaşarız. Özellikle de aynı kurumda, işyerinde 20-30 yıl boyunca çalışınca.. Çünkü kıdemimiz arttıkça kendimizi daha önemli saymaya başlarız, kurum için vazgeçilmez olduğumuzu düşünürüz. Bir yerde ne kadar çok kalırsanız ortam değiştirmek o kadar zorlaşır. Kurumsallık bu bağlamda, kişiye konfor verir, güvenlidir, belirlidir. Ama yaratıcılığımızı öldürür, risk alma iştahımızı köreltir ve müteşebbis ruhumuzu ‘hapseder’. Tıpkı Brooks’un ‘evini’ özleyip hapishaneye dönmek istemesi gibi; dışarıdaki özgürlüğün onu korkutup sindirmesi gibi. Değişiklik çoğu insan için kaygılı ve sancılıdır. Kaygı; belirsizlikten doğar, mutluluk ise kaygının ters kutbudur, güvenden beslenir. Lakin kaygı da mutluluk gibi hayatın yadsınamaz ve kaçınılamaz gerçeğidir. Dengeli bir yaşam için bizim tutumumuz bu ikisini de içimize sindirerek baş etmek ve yönetmek olmalıdır. Zira mutluluk da kaygı gibi sonsuz değildir, mutlu sonlar sadece masallarda ve filmlerde olur.