KÖPEKBALIĞI TEKNİĞİ NEDİR?

30 okunma Aralık 2021

Akvaryumun içerisinde bir köpekbalığı 20 cm'ye kadar büyür. Okyanusta ise 2 metreden daha fazla büyüyebilir. Köpekbalığı bulunduğu çevreye uyum sağlar ve biz de öyleyiz. Çevremizde çoğu zaman bizi sınırlamak isteyen, küçük düşünen insanlar vardır ve bu yüzden gelişemeyiz. Bulunduğumuz ortamı (işi, çevreyi hatta kenti) değiştirince yaşadığımız büyümeye kendimiz bile inanamayız. Öyleyse köpekbalıklarından alınacak büyük dersler var; başlayalım!

Köpekbalıkları insanlara neden saldırır? 


Denizin Dişleri (Jaws), Mavi Korku gibi filmlerle hafızamıza kazınan gerilim filmlerinin aksine köpekbalıkları provoke (tahrik) edilmeden kolay kolay insanlara saldırmaz Zira insan eti onun menüsünde değildir. Dünya genelinde tutulan kayıtlara göre yılda ortalama 10 civarında insan, köpekbalığı saldırısı sonucu hayatını kaybederken milyonlarca köpekbalığı avlanma sonucu azalmaktadır. 2020’de ABD’de sadece 57 köpekbalığı saldırısı bildirilmiş, 13 ölüm vakası gerçekleşmiş. Yani istatistiksel olarak; bir köpekbalığı saldırısı sonucu ölme ihtimaliniz, yıldırım çarpmasından ölme ihtimalinizden çok daha düşüktür. Gördüğü her şeye saldıran korkunç yaratıklar olarak betimlenmelerine rağmen köpekbalıkları aslında insanlar için kurban durumunda. Her sene milyonlarcası yüzgeçlerinden dolayı katlediliyor, yüzgeçlerinden çorba yapılıyor ya da pahalı bir yemek olarak zenginlere sunuluyor. Bu vahşi avlanma devam ederse birçok köpekbalığı türü, tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Besin zincirinin en tepesinde yer alan köpekbalığının çok ‘yırtıcı’ bir rakibi var: insan!

 

Japonlar çiğ balık mı yiyor? 

Japonlar için taze balık adeta bir tutkudur. Başkent Tokyo’nun dünyaca ünlü balık pazarında satılan balığın yüzde 10’u canlı balıktır. Çünkü Japonlar balığı çok az pişirerek hatta neredeyse çiğ olarak tüketirler. Yüzyıllardır sofralarının vazgeçilmez yemeği olan balık tüketimi arttıkça yakın kıyılardaki balık popülasyonu da azalmıştır. Bir adalar topluluğu olmasına rağmen sürekli artan taze balık talebi, Japon balıkçıları daha uzak denizlere yönelmeye mecbur etmiştir. Avlanma mesafesi uzadıkça balıkçı tekneleri de büyümüş ve kapasiteleri artmıştır. Ancak uzak denizde avlanan balıkların bozulmadan anakaraya ulaştırılması da sorun olmaya başlamıştır. Bu sorunu çözmek için gemilere devasa buzhaneler kurulmuş, yakalanan balıklar buza yatırılarak taze tutulmaya çalışılmış. Lakin Japonlar taze balık ile buzdan çıkmış balık arasındaki tat farkını kolaylıkla anlıyor ve buzhaneden çıkmış balığı tercih etmiyorlarmış. Buzhane balıkları çok düşük fiyata satılıyormuş. Böylece gemi firmaları balıkçı teknelerine büyük su tankları yerleştirmeyi düşünmüşler. Yakalanan balıklar bu tanklarda yüzdürülerek canlı tutulmaya devam edecekmiş. Ama su tankının içinde bile olsa, yemle beslenerek kısıtlı alanda hareketsiz kalan balıklar, kendilerini bırakmaya başlamış ve etleri de yine tazeliğini yitirmiş. Çünkü yüzmek için bir gereksinimleri kalmamış. Dolayısıyla ‘taze balık’ sorunu yine çözülememiş. Balıkçılık sektörü krize girmiş. Ve sonunda, tanklardaki balıkları harekete geçirecek bir çözüm bulunmuş: Köpekbalığı! 

Kekemeden hatip olur mu?

Tankın içine atılan küçük bir köpekbalığı, yüzlerce balığı hareketlendirmeye yetmiş. Balıklar can havliyle köpekbalığından uzaklaşmaya çalışırken tankın içinde sonsuz bir devinim başlamış. Karşılaştıkları (ölümcül) zorluk onları sürekli canlı ve uyanık tutmaya yetiyormuş. İlham verici bir öykü, değil mi! Ama maalesef internette dolaşan yüzlerce ‘kişisel gelişim’ hikayesi gibi bu anekdot da kısmen uydurma. Çünkü balıkçı gemilerinde kocaman su tanklarının bulundurulması ve balıkların içinde yüzdürülmesi teknik olarak çok zor ve sakıncalı. Lakin, Japon halkının taze (çiğ) balık tutkusu ve bu talebi karşılamak için bulunan akıl almaz yöntemler gerçek. Birazdan bu akla ziyan yöntemlerden bahsedeceğim ama bu hikayenin ilham verici kısmını da atlamayalım. Zaten öyle olmasa; bu anekdot bu kadar yaygınlaşamaz ve bu kadar paylaşılmazdı. Bizler de kendi konfor alanımızda; zorluklardan, meydan okumalardan uzak kaldığımızda hareketsiz kalırız, kendimizi geliştirmek, yeteneklerimizi iyileştirmek için efor harcamayız. Hatta zaaflarımızdan ve güçsüz yanlarımızdan kurtulmak için bile çaba göstermeyiz. Taa ki, hayatımıza bir köpekbalığı girip bizi kovalayıncaya ve elimizdekileri kaybetme tehlikesiyle karşılaşıncaya kadar. Tankın içinde dolaşan köpekbalığı motifi bana Demosten’in, konuşma bozukluğunu yenmek için uyguladığı yöntemi hatırlattı; ağzın içinde dolaşan çakıl taşı..

Zorluklar bizi zıplatır mı?

Antik Yunan’da yaşamış olan ünlü devlet adamı Demosten, ergenlik döneminde kekemelikten çok muzdaripmiş. Bozuk diksiyonu, konuşurken sürekli duraklaması ve kurduğu uzun karmaşık cümleler yüzünden alay konusu oluyormuş. Bir gün Eunomus adında yaşlı, bilge bir adamla tanışmış.  Eunomus ona çok farklı bir yöntem önermiş; her gün deniz kıyısına gidip ağzına birkaç çakıl atmış ve ağzı doluyken konuşmaya çalışmış. Diksiyonunu düzeltmek ve cümle ortasında duraksamamak için de nefesini kontrol etmeyi öğretmiş. Bunun için de; diyafram nefesini kullanarak dalgaların kükremesini bastırırcasına içinden gelerek haykırmayı, bağırmayı öğrenmiş. Beyin anatomisi üzerine yapılan son çalışmalar bize gösteriyor ki, beynimizin ‘plastisite’ (esneklik, yeni uyaranlara adaptasyon) özelliği tahminlerimizin çok ötesinde. Üzerinde çalışılmış uygun terapiler,  davranış değişiklikleri ve hatta fikirsel değişiklikler bile beynimizde fiziki devrelerin yeniden oluşmasına neden olmakta. İstenmeyen davranış kalıplarına sebep olan duygusal travmalar ve benzeri etkenleri  fark etmek bile yapısal olarak beynimizi değiştirmeye yetiyor. Yani beynimizin belli bir yaştan sonra gelişmediği efsanesi çökmüş durumda. Her yaşta, yeni yetenekler geliştirmek ve alışkanlıklarımızı değiştirmek mümkün. Ağzında çakıl taşı varken konuşmaya çalışmak bir nevi ayağında ağırlık varken zıplamak ya da koşmak gibi olmalı. Ya da kafanın üstünde tepsi, kitap varken dik yürümeye çalışmak... Ben buna ‘Köpekbalığı tekniği’ adını verdim: yani bir zorluğu yenmek için ikinci bir zorluğu daha yanına koymak. Örneğin Almanca dilimi geliştirmek için İngilizce altyazılı Almanca filmler izlemek. Çocukken benden çok iyi basket oynayan bir arkadaşım vardı; koşarken dizlerine hep ağırlık takardı. Bir gün bu ağırlıkları çıkardığında çok daha yükseğe zıplayacağını anlatırdı. Bu yöntem anatomik ve ortopedik açıdan ne kadar doğruydu pek bilmiyorum ama yeni nesil Japon şeflerinin balık anatomisi üzerinde yaptıkları ‘deneysel’ yemekler çok radikal ve bilimsel.  

Suşi, canlı balıktan mı yapılıyor?

 

Japonların dünya mutfağına en büyük armağanı olan Suşi, lüks ve pahalı bir yemektir. Hani içinde haşlanmış pirinç olan ve balık filetosuna sarılarak tabakta yan yana dizilmiş duran ve bizim lokumu andıran lokma küplerine suşi deniyor. İçinde pirinç olmayanı ise saşimi olarak geçiyor. Bir Suşi şefinin becerisi, müşterilerine sunduğu balıkların ne kadar taze ve lezzetli olduğuyla ölçülür. Balığın avlandığı okyanustan soframıza gelinceye kadar geçen sürede tazeliğini ve lezzetini kaybetmemesi önemlidir. Balığın en tazesi; teknik olarak henüz canlı (ölmemiş) olandır. Öyleyse şefin marifeti; balığı sofraya ‘canlı’ olarak getirebilmesindedir. Bunun için kullandıkları yöntemler çok sıra dışı ve hatta zalimcedir. İşin etik boyutunu bir yana bırakırsak şefin uyguladığı yöntemler gerçekten yüksek beceri isteyen, çok zor tekniklerdir. Bu tekniklerden biri ‘akupunktur’ tekniğidir. Japonca’da ‘Kaimin katsugyo’ adı verilen bu yöntemin anlamı ‘’sesli şekilde uyuyan canlı balık’’ demektir. Balığın omurgasının (kılçık) belirli noktalarına batırılan akupunktur iğneleri sayesinde balık geçici bir felç durumuna girmekte, hareketsiz kalmakta ama ölmemektedir. Balığı komaya sokan ama öldürmeyen ‘hassas’ noktaların nereler olduğu, bu yöntemi bulan Japon şefler tarafından meslek sırrı olarak saklanmaktadır. Beyin ölümü gerçekleşmiş olan balık nefes almaya devam etmekte yani ‘sesli şekilde’ uyumaktadır. Balığın derisini canlı, gözlerini parlak ve solungaçlarını diri tutan enzimler salgılanmaya devam etmektedir. Böylece balığın ‘strese girmeden’ kan kaybetmesi ve bozulmadan sofraya kadar nakledilmesi mümkün olmaktadır. Balığın bu yöntemle en az 12 saat kadar ‘canlı’ tutulması ve uçakta kıtalararası taşınırken bile stres yaşamadan (etinin tadını bozacak laktik asit ve hormonlar salgılamadan) ‘huzur içinde’ ölmesi sağlanmaktadır. Yüksek anatomi bilgisi gerektiren bu incelikli yöntemin elbette pahalı bir faturası da olacaktır. Eksantrik yemekler, bilinmedik menüler peşinde koşan ultra zenginler için çok da pahalı olmayan bir fatura bu. 

 

Ekmek Köpekbalığının ağzında mı?

 

Müşteriye taze balık sunmak için yaşanan rekabetin şefleri cerrah titizliğiyle çalışmaya zorladığı bir tüketim dünyasında yaşıyoruz. Babalarımızın zamanında ‘ekmek aslanın ağzındaydı’ artık köpekbalığının ağzında. Her sektörü domine eden ve tekelleşmeye çalışan ‘köpekbalıklarıyla’ dolu kapitalist dünya. Bu acımasız rekabet ortamında işimizi geliştirebilmek, ayakta kalabilmek ve müşteriye en iyi hizmeti verebilmek için babadan kalma usullerle çalışamayız. Tıpkı Suşi şeflerinin balığın beynine girmesi gibi biz de tüketicinin beyninden geçenleri okumalıyız. Onun tüketim kalıplarını, zevklerini, güncel ilgi alanlarını ve beklentilerini yönetmeye çalışmalıyız. Günümüzün soysa medya uygulamaları, gelecekte çok daha yaygınlaşacak olan bütün yapay zeka yazılımları, akıllı algoritmalar ve tam zamanında (just in time) yöntemleri hep bu amaca hizmet etmeyi sağlıyor. Müşteri beklentilerini daha o istemeden anlamak, tasarlamak ve henüz hevesi geçmeden kapısına kadar getirip ona sunmak. Tıpkı balığın daha öldüğünü anlamadan sofraya getirilmesi gibi.. Belki ilerde, yeni geliştirilecek bir teknik sayesinde beynimize yerleştirilecek bir çiple, taze balık tadını simüle eden ve lezzetli yemek hazzını bize ‘yaşatan’ haplar çıkacak; işte o zaman ‘hapı yutacağız!’.