SON YAPRAK, ÜMİT VE MERHAMET

30 okunma Kasım 2020

New York’un düşük kiraları nedeniyle sanatçılarla dolu olan Greenwich mahallesinde üç katlı bir binanın en üst katına Mayıs ayının bir günü Sue ve Johnsy adında resimle uğraşan iki genç kız taşınırlar. Amerika’nın iki ayrı ucundan gelmişler ve bir restoranda tesadüfen tanışmışlardır. Onların bir alt katında da başyapıtı olacak bir resim çizme hayaline tutunarak yaşayan Behrman adında yaşlı bir ressam oturmaktadır.

Kasım ayında mahallede zatürree salgını olur. Hastalananlar arasında Johnsy’de vardır. Muayeneye gelen doktor durumunun iyi olmadığını, yaşama şansının az olduğunu söyler. Bu da onun moralinin çok yüksek olmasına bağlıdır ama zaten karamsar bir kişiliğe sahip olan Johnsy ümitsizliğe kapılır ve durumunu kabullenir. Pencere kenarındaki yatağında yatar, arkadaşı Sue’nun tüm moral verme çabalarına rağmen gittikçe kötüye gider. Karşı duvarda yapraklarının çoğu dökülmüş bir asma vardır. Johnsy onun yapraklarını sayarak oyalanır ve bir gün Sue’ye “Çok hızlı dökülüyor yapraklar. Artık hepsini tek tek sayabiliyorum. Asmanın son yaprağı düştüğünde ben de öleceğim” der. Sue bu fikrin saçmalığını ne kadar vurgulasa da ikna olmaz yapraklar birer birer döküldükçe Johnsy kötüleşir. Sue sık sık ziyaret ettiği alt kat komşularına da durumu anlatır. 

Nihayet bir gün son bir yaprak kalır duvarda. Johnsy artık son anlarını yaşıyor gibidir. Yarın sabaha çıkmayacağını düşünür. Ertesi sabah yaprağın hala düşmediğini görür. Bir sonraki sabah da. Böyle böyle geçerken günler ziyarete gelen doktor durumunun iyiye gittiği müjdesini verir. Sonra alt kata ineceğini yaşlı ressam Behrman’ın da zatürre olduğunu söyler. 

Ertesi gün öğleden sonra Sue odaya gelir. Arkadaşı artık iyice iyileşmiş yatakta oturarak örgü örmektedir. Kötü bir haber verir. Durumu ağırlaşarak hastaneye kaldırılan ressam komşuları hastalığı yenememiş ve ölmüştür. Hastalığa nasıl yakalandığını da anlatır. 

Yaşlı Behrman ölmeden birkaç gün önce gecenin ayazında elinde boyaları, paleti ve bir merdivenle dışarı çıkmış ve o gece düştüğünü gördüğü son yaprağın olduğu yere denk gelecek şekilde duvara gerçeğinden ayırt etmesi zor bir yaprak çizmiştir. Johnsy’nin hayata tutunmasını sağlayan bu yaprak onun başyapıtıdır bir hayatı kurtarmış ama belki kendi hayatına mal olmuştur. 

O. Henry’nin Son yaprak (The last leaf) isimli öyküsü özetle böyle. 

Bu öyküden pek çok metafor üretebilirsiniz. Burada sadece şunu demek istiyoruz: 

O son yaprağı çizecek birilerine ihtiyaç duyacağımız zamanlarımız olacaktır. Bir bakın etrafınıza kimler çizerdi sizin için o yaprağı, böyle naif düşünceler kimlerin aklına gelirdi.. 

Hah, işte onlara iyi sarılın.  Gerektiğinde sizi hayata bağlayacak son yaprağınız olabilecek o insanları, ne olursa olsun ne yaparsa yapsın sakın bırakmayın...  (O. Henry)

İnsanı hayata bağlayan ona hayat sevinci veren her şey ümidin ta kendisidir. Ki son yaprak ümidi Johnsy’u hayata bağlamıştır.  Ümit edebiliyorsak varız. Ümidin kandilleri hala yanıyorsa hayata tutunuyoruz. Gözlerimiz kötü yönleri, kulaklarımız kötü sözlere odaklanıyor. Ümit ve iyimserlik duygusuna sahip olan insanlar ise yakınmak yerine eyleme geçiyorlar. Bu güzel insanların en güzel özelliği kendi duygusal ihtiyaçlarının daha fazla farkında olmaları ve hayatın getirdiği olumsuzluklara takılıp kalmamalarıdır. Dolayısıyla bahane bulmayan, mazeret üretmeyen insanlar hayatı güzelleştirirken, kendini başarısız görenler olumsuzluğu dış sebeplere atfediyorlar ki bu durum kafamızı kuma gömmekten başka bir şey değildir. 

 Kendi eksikleriyle yüzleşip kendilerini geliştirebilen insanlar günümüz Türkiye'sinde pek sevilmiyor. Özellikle bazı tutucu kesimler hayat döngüsü içinde herkesin yerinde kalmasını ve kimsenin kimseyi şaşırtmamasını istiyor. Oysa hayat akıp giden bir ırmak gibi her dönemeçte suyunu çoğaltıyor ve tazeliyor. Ümit sahipleri hayattan öğrenebilen insanlardır. Öteki sesleri dinleyebilmek öteki sesleri içine alarak zenginleşmek ve gelişmek insanın tekâmülü için olmazsa olmazıdır. Ümidi diri tutan şeylerden biri de yeryüzünde merhametin varlığıdır. Merhamet bir başkasının ıstırabına kendini açmaktır ve ıstırabı dindirme arzusudur. Merhamet birilerine bir şeyler vermek değildir, her insanın eşit ölçüde değerli sayıldığı bir dünyada merhamet göstermenin kabul edilebilir yegâne biçimi iki tarafında ortaya bir şey koyduğunu hissedebilmesi, iki tarafında birbirine kulak vermesini gerektirir. Yani karşımızdaki insanı bir insan olarak tanımak, onu anlamak ve onun tarafından anlaşılmak merhametle mümkün olabilir.

          Merhamet, kendine dışarlıklı sayana elini uzatmak ve onu konuşma halkasının içine almaktır. Ümit ve merhamet “Bir düş kuruyoruz” diyebilmektir. Soluduğumuz havayı zehirleyen ve bizi birbirimize düşman kırmak isteyen zalimlere karşı inat merhamettir. Çünkü zalimlik, ötekini utandırarak, aşağılayarak, onun saygınlığını ayaklar altına alarak haklarını değersizleştirerek zulmünü icra eder. Merhamet, insan onur ve saygınlığının kirlenmesine karşı durmaktır. 

         Artık iyiliği de iyileştirmemiz, tedavi etmemiz gereken bir zamana geldik. Ekranlara baktığımızda hep kötülük görüyoruz. Hayatın karanlık ve kasvetli dehlizlerine ruhun alçaldığı yerleri görüyoruz. Basın ve medya kötülüğü abartarak sadece kötülükten ibaret bir dünyayı gözümüze sokuyor. Oysa merhamet ve rikkatin hüküm sürdüğü, sevginin varlığı ışıklandırdığı bir dünya da var ve aslında bardağın yarısı dolu. Hayata bakma biçimimiz, olayları ve insanları nasıl gördüğümüz, hayatı nasıl bir seyir ile izleyeceğimizin rotasını da çizebilir. Bazen bizim resimlerimiz varacağımız yerin neresi olacağını belirler. Bazen de elimizde olmayanı kontrol edemediğimiz nedenlerle bizi hayal bile edemediğimiz bir menzile ulaştırır. İyimserler, kendisini daha güçlü algılar ve hayatın fırtınalarına karşı koyabilecek bir direnç ve sağlamlığa sahip olduğunu düşünür. Rüya görür, hayal kurar.

 Büyük eylem adamları; tarih yapanlar, haksızlığı eliyle ve diliyle değiştirebilenler genellikle iyimserler arasından çıkmıştır. Hayat, herkesi zorlar ve bu zorlanma durumlarıyla başa çıkabilecek bir yaşama hünerimiz varsa risk alır ve sorunları çözeriz. 

İyimserlik, hayatın dizginlerini ele alınabildiğini, insanın başına gelenlere müdahale edebilir bir varlık olduğunu kabullenmektir.  İyimser bir tutuma sahip olan insanlarda belirgin özelliklerinden biri de bu kişilere kendi duygusal ihtiyaçlarının daha fazla farkında olmaları ve hayatın getirdiği olumsuzluklara fazla takılmamalıdır. Bu kişiler olumsuzluklarla baş edebilecek duygusal becerilere daha fazla sahiptirler. Her şeyden önce kendi sağlamlıklarına güvenirler. Bu bakış açısı da onların bardağı boş tarafını değil, dolu tarafını görmelerine yardımcı olur. Kötümserler ise olumsuz bir durumla karşılaştıklarında kendi iç dengelerini sürdürmekte zorlanabilirler. Bu nedenle endişe, kaygı gibi olumsuz duygu durumlarında daha uzun süre kalırlar. Bu da onların giderek daha kötümser olmalarına yol açar.

  Peki, bu alışkanlıklar ne zaman başlıyor. Bu sorunun cevabı hayatın ilk yıllarında kendisi ailesi, büyük anne - büyük baba ve bakıcısı gibi kişiler tarafından çocuğun çevresi ile ilgili ilk temel fikir ve duyguların oluştuğu dönemde yaşanmaktadır. Soyut ve somut kavramları bilmeyen çocuk yaşadıklarını kontrol edemez böylece iyi ve kötü arasında içsel resimler oluşturur. Pek çok olumlu duygunun yanında olumsuz duyguları yaşayan çocuk ayakta kalmayı öğrenemezse içsel resimlerde oluşturduğu öfke, endişe, üzüntü gibi olumsuz duygulara hâkim olur. Yapılan araştırmalarda erken dönemde oluşan bu içsel temsilcilerin yetişkinlikte de tutarlı kaldığını ve bizim ötekine bağlanma ilişki kurma biçimimizi belirlediğini göstermiştir.  Zira bir insan bütün dünyayı çocukluğunun ayazında yediği soğukla tanıyor.  Her görüntü ve duygu o soğuğun ruhunda açtığı yarıklardan içeri girerek kendisini tanıtıyor. Pek çoğumuzun hayali veya gerçek güçler tarafından incitildiğimizin bir yolunu bulup intikam almamız gerektiğini düşünüyoruz.  Kendimizi kötü hissetmemizi sağlayacak şeyleri cımbızla seçiyor, bunlar için öfke duyuyor ve nefretle kavruluyoruz.            

 Merhamet sahipleri diğerinin yaşadığı ıstırapları ne kadar acı verici olduğunu tahayyül edebilen insanlardır. Merhamet sahipleri ötekinin acısıyla acı duyan ve onun ıstırabını dindirmeye soyunan soylulardır ve adalet ancak merhametle kaimdir. Etrafımızda ızdırap çeken insanlarla nasıl ilgilendiğimiz, kalbimizi onların iniltisine ne derece açtığımız ruhumuzun ve içinde yaşadığımız topluma ne ölçüde sağlıklı olduğunun bir aynasıdır. Merhamet bizi son yaprak gibi ızdırap çeken insana götürür.