KIRIK CAM TEORİSİ

30 okunma Kasım 2023

6 Şubat depreminin üstünden tam 8 ay geçmişti. Kimimize göre zaman o gün orada durmuş, kimimize göre ise birçok sebepten dolayı büyük acıların uzun süre dinmeyeceği günler başlamıştı.

Her gün, şükürle gözlerimi açtığım bu hayatta, biz neler yaşadık diye tekrar tekrar gerek kendime gerek çevreme sorar oldum. Sanki unutmak ya da unutulsun istemiyor gibiydim. Ancak buna rağmen normal hayatlarımıza dönmek ve her şeyin eskisi gibi olması için de özel bir çaba sarf eder gibiydim, gibiydik. İnsandık ve en temel korkumuz olan güvenlik kaygısı içinde kalmak istemiyordum, istemiyorduk.

Yaşadığımız bunca şey normal değilken normal davranmamız nasıl olurdu bilmiyordum. Acılarımız sıkıntılarımız gerçekti ve ortaktı. Her gün yeniden yaşar gibi anlatmak, başkalarının acı dolu hikâyelerini dinlemek çözüm değildi. Peki, ne yapmak gerekirdi? Biraz zaman geçtikten sonra ben kendi adıma eğitimlerime daha çok zaman ayırarak normalleştirmek istedim hayatımı.

Bir gün hocam, eğitimin konusu ile ilgili olarak şöyle bir cümle kurdu. “Bir yeri terk ederseniz, orası çok çabuk harabeye dönüşür. Terk edene kadar orada her şey bir biçimde sizin yaşam alanınızda ve hala canlılığını sürdürdüğü için devam eder. Âmâ terk ettiğinizde orayla büyük ölçüde duygusal bağınız da koptuğu için oraya gidip yatırım yapma isteği de kalmaz insanda.”

Bu cümleden sonra, yeniden 6 Şubat ve sonrasına geri dönmüştüm. Biz neler yaşadık? Diye tekrar ettim.

Hayatta kalanlarımızın bir kısmı aynı gün veya takip eden sonraki günlerde panik ve korkuyla şehri terk etmeye başladı. Onu gören bir diğeri de yine şehri terk etti. Ve bu panik havası uzun aylar öylece devam etti. Gitmiştik, gitmişlerdi!

Depremin yıkıntıları bir yana varlığımızı da alıp gittiğimiz koca şehir harabeye dönmüştü. Bu terk ediş bazılarımız için geçici olsa da bazılarımız için temelli bir gidişti. Varlığımızla can bulan şehir adeta ruhunu yitirmişti. Ağır hasarlı binaların da ardı arkasına yıkılmaya başlamasıyla şehir hepten harabeye dönmüştü.

Bir de bu kadar acı yetmiyormuş gibi harabeye dönen şehri haramiler basmıştı. O ya da bu sebepten terk edilmiş evlerin eşyalarından tutun da kapı penceresine kadar her şeyini söküp alıyor evlerimizdeki yaşam tortularımızı öylece ezip geçiyorlardı. O güzelim mahallenin iç içe yaşayan insanları ne yazık ki birbirini tanımıyordu. Evler, marketler, mağazalar yağmalanıyor kimseler ses çıkaramıyordu. Açlık korkusu ile yağmalanan marketleri bir nebze anlarım da marketin içindeki dolabı, klimayı sırtlamayı anlamıyordum, anlamıyorduk. Sağ kaldığımıza sevinemezken, her gün bir yakınımızın cenazesi ile yeniden hayata küsüyorduk. Biz bütün bu olanların şaşkınlığı içinde yaşarken kırılan camlara her gün bir yenisi ekleniyordu.

Hocamın anlattığı kırık cam teorisi geldi aklıma. Bir cam kırık olduğunda diğer camları da kırmak sürü psikolojine giriyordu.

Zamanla şehirdeki neredeyse tüm marketlerin camları teker teker kırılmaya başladı. Artık kimse birbirinden çekinmiyordu. Çünkü cam bir kere zaten kırılmıştı. Diğerlerini kırmak onların normali olmuştu. ''Kırık cam'' burada ilk suçu simgeliyordu. Eğer kırık cam zamanında tamir edilmezse diğer camlar da kırılmaya başlardı ve öyle de oldu. Kırık cam teorisi deprem bölgesinde her geçen gün yeniden ve yeniden yaşandı. Kolluk kuvvetleri elinden geleni yapsa da ilk cam kırılmıştı bir kere.

Kırık Cam Teorisine göre kırık cam, kırık kalmaya devam ederse bu onunla kimsenin ilgilenmediği anlamına gelmekteydi. Kırık cam insanlara “ne istersen yap çünkü kimse umursamıyor” sinyalini vermekteydi. Ve deprem bölgesi tam da bu karmaşayı yaşıyordu.

Herkes tarafından müşahede edilebilen küçük bozulmalar, eksiklikler, düzensizlikler (kırılan camlar) giderilmediğinde bu durum zincirleme bir etkiye yol açıyordu ve öyle ki normalde kurallara uyması beklenen kişiler de bu zincirleme etkiye dâhil oluyordu. Bu teorinin örneklerini hemen her gün yaşantımızda da görebilsek de çöp atılmaması gereken bir yere bir kişinin çöp atması sonrası orada bir çöp yığınını oluşması, nasılsa her yer mahşer yeri gibi deyip trafik kurallarına riayet edilmemesi de yine hatırladığım örnekler arasında sıralanabilir. Elbette o günlerde bunun gibi birçok örneği sıralamak mümkün olsa da bu kısım da teorinin  “taviz tavizi doğurur” sözünü uygulandığı kısım oldu.

Aradan geçen 8 ayda ne oldu diye soracak olursak?

Şehir daha uzun zaman harabe biçiminde kalacak olsa da güvenlikten taviz vermemek için canla başla çalışan kolluk kuvvetleri galip geldi. Zaman içinde camlar onarıldı ve yeni camların kırılmaması için anne babalarımızdan ve hatta atalarımızdan devraldığımız memleketimize sahip çıktık. Sen çok yaşa HATAY.