İNSANIN KENDİNE YOLCULUĞU  BAŞLASIN

30 okunma Haziran 2021

Yaklaşık 13,7 milyar yaşındaki Evren’de, 4,5 milyar yaşında olduğu söylenen Dünya’da sadece birkaç on bin yıldır (ki bu süre bile şu an için net değil) yaşadığı söylenen ve günümüz son verilerine göre yaşayan yaklaşık 8 milyar ademoğulları ve de kızlarıyız.

Gerek evrenin gerekse içinde yer aldığımız galaksinin  ve yine milyarlarca yaşta olduğu düşünüldüğünde yaşlı dünyamızın içinde, varlığını anlamaya çalışan ve cüzi aklı ile doğayı yani yaşadığı çevreyi tanımaya, anlamaya, idrak etmeye çalışan ademoğlu henüz çok genç tecrübesiz ve de aciz.

On binlerce yıl önce ev edindiğimiz mağaraların duvarlarına resimler çizerek başladık yaşadığımızın ispatına. Korktuğumuz her doğal olayı, gök gürültüsünü, gece gündüz değişimini, mevsimlerin döngüsü ile birlikte yaşanan ısı değişikliğini kısaca güneşi, ayı, hatta ateşi ve suyu ,anlamlandıramadığımız ve bizim dışımızda gelişen her şeyi tanrı edindik. İç güdüsel olarak kendimize bir dayanak bulup ona yaslanmak, inanmak ve de güvenmek istedik. Beslenme, barınma ve korunma duygusuyla verdiğimiz ölüm kalım mücadelesi içinde hayvanlardan farklı olarak düşünebildiğimizi, öğrenebildiğimizi fark ettik. Gündüz ısı ve ışık kaynağı olan Güneş’in belli süre sonra kaybolduğunu ve yerine bıraktığı sonsuz karanlığın içinde parlayan, başka ışık kaynakları olan ay ve yıldızları gördük, gözlemledik. Döngülerle doğanın da değiştiğini hatta ademoğlunun da bu döngüsel devinim içinde değiştiğini dönüştüğünü, değiştirildiğini, dönüştürüldüğünü belki de zorunda kaldığını öğrendik. 

Gökyüzüne, okyanuslara, kısacası tüm doğaya daha farklı bakar olduk. Aklımız yettiğince düşündük; fikir edindik; “Dünya düz” dedik, farklı düşünenleri katlettik...Sonra fark ettik ki farklı düşünenler haklıymış ve pardon demeyi öğrendik. Uzun süreler kısacık ömrümüzü enfeksiyonlardan bihaber geçirdik, hastalıklardan mustarip olanları “lanetlenmiş”, hastalıklara çare bulanları “büyücü” diye taşladık, hatta kendi ölüm korkumuz daha ağır bastığından enfeksiyondan kaynaklı, şekli şemali değişmiş olan insanları diri diri yakarak infaz ettik.

Bütün bu yaşananlar içinde öğrenebildiğini öğrenmiş olan Ademoğlu’nun gerçekleştirdiği bilim, bütün direnişlere rağmen zorluklar içerisinde emeklemeyi, yürümeyi ve koşmayı öğrendi. “Neden varız?”, Evrende yalnız mıyız?”, “Benzer dünyalar var mı?”, “Yaşadığımız Okyanusların derinliklerindeki, mikroskop altındaki sırlar nelerdir?”, ”Dünyanın ekseni neden eğik ve eğikliğin sonuçları nelerdir?”Neden hastalanıyoruz ve nasıl iyileşiyoruz?” gibi sayısız soruları sorgulamaya başladık. Kimi sorular sorguladıkça büyüdü cevap hatta cevaplar buldu, kimi sorguladıkça kayboldu. Ademoğlu’nun yani artık insanın doğasında sorgulamak var elbette... Artık insan diyorum çünkü karanlıkla savaşmanın tek yolunun fark etmek olduğunu öğrendi insan. Fark ettikçe ışığı gördü ışığa yöneldi özgürlüğünü gördü. Artık teknoloji ilerliyordu. Uygarlıklar değil teknolojiler gelişiyor geliştikçe yarışıyordu. Bütün bu güzel gelişmenin içinde tam her şey yoluna giriyor derken teknolojinin de içinde yer aldığı büyük savaşlar başlıyordu.

Değişmemişti aslında hiçbir şey İnsan hala insanı öldürüyordu. Teknoloji sadece ömrü uzatmıyor aynı zamanda hızlıca kısaltıyordu. Bu teknolojiye de insan atom bombası, ateşli silahlar, 5G teknolojisi veya virüs diyordu. Adının çok da bir anlamı yoktu çünkü hemen hepsi yavaş ya da hızlı yok etmeye programlanmıştı.

Artık biliyoruz ki dünyada bir şeyler yolunda gitmiyordu.İnsanların maddi ve manevi algıları garip bir şekilde değişiyor ya da değiştiriliyordu. Vahşet, öfke, hırs kol geziyor ve bütün bunlar yıldan yıla artış gösteriyordu.Gelişen teknoloji ve herkesin bu teknolojiye bağımlı hale getirilmesi ile oluşan yapay elektromanyetik alanlar insanın da kendi elektromanyetiğini bozmaya başlıyor, insanın ayarları bozuluyordu.

Bu ayki yazımda işte tam da sizlere anlatmak istediğim konu elektromanyetik alanlarımıza yapılan müdahaleler ve sonuçları ile ilgili olacak.

Biliyorum, buraya kadar uzunca bir girizgah oldu ama benim de size buraya kadar olan kısımda anlatmaya çalıştığım şey, bu gezegende evrimleşmeye başlayan insanın halen bu kadar insanlık dışı muameleye maruz kalması ya da kendi dışındaki hemen her şeyi maruz bırakması.Aslında insan teknolojik açıdan insan olmaya başlarken içinde Beşer olmaktan vazgeçemiyordu.Evrim ve tekamül eş değer gerçekleşmiyordu.Frekansı bozulmuştu insanın.Nihayetinde insan da öz enerjiden yaratılmış bir parçaydı.Ve durmadan titreşen frekanslardan oluşuyordu. 

Einstein, Dr. Royal Rife, Philip Hoyland, Dr. Bruce Tainio, Nikola Tesla ve Stephen Hawking gibi ünlü bilim adamları bu konuyu aynen şöyle özetliyordu.

“İnsan vücudu megahertz (MHz) olarak ölçülebilecek biyolojik frekansa sahiptir.” 

Belli bir enerji boyutunda titreşen enerji formlarıyız kısacası. Gen farklılığımız, güzelliğimiz, çirkinliğimiz, mezhebimiz, rengimiz, inancımız, inançsızlığımız o frekansa bakıldığında anlaşılmıyor. Eşitiz. Tek farkımız, kişiliklerimiz ve hayat tecrübelerimiz.

 Washington’daki Eastern State Üniversitesi’nde Dr. Bruce Tainio’ya göre, gün içinde insan vücudunun frekansı 62-72 MHz’dır. Bu titreşim kadın, erkek, farklı ırklar ve fiziksel yapı fark etmeden her insanda aynıdır. Radyo dinlerken dinlemek istediğimiz kanalın frekansı gibiyiz anlayacağınız. Ayarı biraz ileri biraz geri kaydırınca dinlediğimiz radyo kanalı gibi ya kayboluyoruz ya bozuluyoruz. 

Kaybolmak ve bozulmak ne demek derseniz gelin biraz daha açalım konuyu. Vücudumuzdaki trilyonlarca hücrenin hepsi kendisine özel frekanslarda titreşiyor. Bütün bu titreşimlerin toplamı kişinin genel frekans spektrumunu belirlemekte. İnsan vücudunun yaydığı farklı elektromanyetik frekanslar ise kişinin bireysel frekans alanını oluşturuyor. Anlaşılan o ki her organımızın kendine has bir frekansı yani titreşimi var.Mesela beynimiz 72 MHz, kalbimiz 67-70 MHz, karaciğerimiz 55-60 MHz’de işlev görüyor. Normalde 62-72 MHz olan vücut frekansımız gripte 57-60 MHz’e, bakteriyel enfeksiyonlarda 50 MHz’e, kanserde ise 42 MHz’e düşüyor. Yani artık organlarımızın ve genelde vücut rezonans frekansımızın hastalıklarla değiştiğini söyleyebiliyoruz.İşte bütün bunlara bozulma diyoruz. Bu frekans  25 MHz ve aşağısında ölçülürse buna da ölüm diyoruz.

Hemen hepimizin evinde mikrodalga fırın vardır ve zararlarını umarım biliyoruzdur.

Mikro dalgadan farklı olarak Cep telefonlarımız, televizyon, radyo, kablosuz bilgisayar ağlarımız hepsi radyo dalgaları ile çalışır.Buraya kadar sorun yok.Ancak neredeyse tüm bu saydıklarımızı kullanmak için de Wi-Fi kablosuz sinyal transferleri düşük yoğunlukta da olsa mikro dalga ışınımları ile kullanılır.Bu da demek oluyor ki Wi-Fi kullanan insanlar olarak mikro dalga fırınımızı başımıza tuttuğumuz düşünülürse, beynimize tuttuğumuz bu ısıtıcı cep telefonlarımızın beynimize  neler yaptığını düşünmek dahi istemeyebilirsiniz. Ama ben yine de söylemek ve hatırlatmak zorunda hissettiğim için kendimi buraya yazıyorum. Beynine mıknatıs tutulmuş bir deney hayvanının yaşadığı yön kaybı ve manyetik olumsuzların tamamı ne ise hepsi maalesef ki bizler için de geçerli.

Yoğun yaşanan, hızla ilerleyen teknoloji ve içine bizi de dahil eden bu süreçte kullandığımız gücünü internetten alan teknoloji çıktısı tüm cihazlar insan beyninin ve de diğer organlarının frekansını değiştirdiği için İnsan artık daha öfkeli, daha saldırgan, cinnet hali yaşayan ya da yürüyen ölüler  misali bir yaşam sürüyor.

Beynimizi kullanarak geliştirdiğimiz teknoloji ile üretilmiş frekanslarla yine kendi beynimizi bozuyoruz. Sağımız solumuz ,arkamız önümüz her yer bizi gerçek rezonansımızdan koparmaya yönelik elektromanyetik alanlarla dolu. Kablosuz ağlarla bağlandığımız bu sanal alem içinde bilimsellikten ilimsellikten uzak filmsellikler içinde sanal bir hayat algısıyla yaşadığımızı sanıyor kendimizden uzaklaşıyoruz. Bozulmaya ve yok olmaya başlıyoruz.

Size naçizane tavsiyem kendi benliğimiz olan evimize dönüş vakti geldi.Beyin ile kalp frekanslarımızı ayarlayıp dünya ile aynı rezonansa girmek için yolculuğunuzu başlatın.