CORONA’NIN ÇARESİ MATEMATİK Mİ?  

30 okunma Mayıs 2020

Bundan yaklaşık 1500 yıl önce Hindistan’da savaşmayı çok seven bir kral varmış.  Bu kralın en büyük zevki yeni savaş stratejilerini bizzat savaş meydanlarında komutanlarına denetmekmiş. Savaş yıllarca sürer; karşılıklı büyük kayıplar verilir ve bir süre sonra barış olsa da kral huyundan vazgeçmezmiş, bir başka komşusuna savaş açarmış. Halk artık bunalmış ve çaresizlik içinde Hindistan’ın en bilgili kişisi olan “Yüce Bilgin”e gidip derdini anlatmış ve kralı savaşmamaya ikna etmesini istemişler. Yüce Bilgin kralın sadece konuşarak ikna olmayacağını anlamış ve bir yöntem bulmak için evine kapanmış. Bir hafta geçmiş ve Yüce Bilgin koltuğunun altında bir kutuyla evinden çıkmış ve halka dönüp “Beni krala götürün” demiş.      Kral onu tahtında güzel bir şekilde karşılamış. “Hoşgeldin Yüce Bilgin. Bu ziyaretinin sebebi nedir?”  diye merakla sormuş. “Değerli kralım size bir hediye getirdim!” demiş ve kutuyu açıp içinden değişik şekilli taşlar çıkarmış. Yüce Bilgin anlatmaya başlamış:   ‘’Kralım siz savaşmayı çok seviyorsunuz. Bu sebeple size aynı gün içerisinde defalarca savaşma imkanı verecek bir oyun geliştirdim. Bu ufak taşlar askerleriniz. İki tane atlı birliğiniz ve iki tane de filli askerleriniz var. Yine aynı şekilde iki tane savaş arabanız var (kaleyi anlatıyor) Eh! siz de oyunda şahsınız! Ve de yanınızda baş yardımcınız vezir olacak. – Bu gördüğünüz satranç tahtası üzerinde karşıdaki düşmanla savaşacaksınız! Kral hemen oyunla ilgilenmiş. Taşların nasıl hareket ettiğini öğrenmiş. Oyunu öyle sevmiş ki bir daha komşularıyla savaşmamış çünkü satranç tahtasında savaşmak hem masrafsız hem de daha eğlenceliymiş. Hindistan halkı böylece büyük bir beladan kurtulmuş. Öte yandan kral bu oyunu öyle beğenmiş ki Yüce Bilgin’e ‘dile benden ne dilersin!’ demiş. Parada pulda gözü olmayan Yüce Bilgin “Kralım sizden çok fazla şey istemem buğday verseniz yeter. Bakın bu satranç tahtası 64 kare. Birinci kareye 1 buğday ikincisine 2, üçüncü kareye 4, dördüncü kareye 8 ve sonra hep böyle iki misli olacak şekilde her kareyi doldurmaya yetecek kadar buğday verin yeter demiş. Kral kızmış; bu karışık hesap yerine ‘verin bir çuval buğday da gitsin!’ demiş ama birkaç saat sonra tahıl depolarından sorumlu yetkili, Kral'ın huzuruna varıp tüm depoların boşaldığını ama hala gereken sayının çok uzağında olduklarını söyleyince oturup bir hesap yaparlar. 1 buğday tanesi yaklaşık 0.02 gram olduğuna göre bu sayıda buğday 20,000,000,000,000 kilogram veya 20 milyar ton olacaktır. (2019 yılı dünya buğday üretimi 750 milyon ton civarındadır).

Bizi evde kalmaya kim ikna etti?                                                                                       

Şimdi size bu bilindik hikayeyi neden anlattığımı tahmin etmişsinizdir. Salgın hastalıkların yayılması da böyle geometrik bir artış izliyor. Önce etrafta sadece bir iki vaka görülüyor, ölüm olmuyor ve herkes alınan önlemlerin; karantina, izolasyon ve işyerlerinin kapatılmasının abartılı olduğunu düşünüyor. İtiraf edeyim ki, ben de başlarda öyle düşünüyordum. Ama işin matematiğini araştırınca bunların yetersiz bile kalacağını anladım. Peki dünyadaki milyarlarca insan bu gönüllü izolasyona nasıl razı (ikna) edildi, siz de şaşırmıyor musunuz? Bunu askerler, politikacılar veya doktorlar yapmadı; matematikçiler başardı, onların modellerine duyulan güven sağladı. Tıpkı Yüce Bilgin’in satranç tahtasında kralına yüzlerce savaş simülasyonunu sıfır asker kaybıyla yaptırması gibi. Günümüz matematikçileri de salgın henüz bir ülkeye sıçramadan çok önce o ülkedeki seyrini tahmin etmek ve mümkünse azaltmak için gereken matematiksel modeli sunuyorlar.  Çünkü buradaki anahtar kelime önlemek değil, durdurmak hiç (mümkün) değil; yavaşlatmak! Covid19 salgınının bir ülke içindeki dağılım, yayılım ve artış eğrisi o kadar paralellik gösteriyor ki, başka ülkelere göre ne kadar geride veya ilerde olduğumuzu bilebiliyoruz. 

Salgının suçlusu uçaklar mı?                                                                                      

Dünyanın bu kadar küçülmesini en başta uçaklara borçluyuz ama dünyanın bir ucunda başlayıp - eskiden olsa belki de sessiz sedasız sönecek olan – bir salgının tüm yerküreye yayılmasının baş sorumlusu da maalesef ki, onlar! Gerçi bu korkunç pandemiden havayolları da da fazlasıyla nasibini alıyorlar. Neredeyse dünyada kıtalararası uçuşlar sıfırlanmış durumda. 1 Milyon havayolu çalışanının işlerini kaybeceği, birçoğunun iflas edeceği tahmin ediliyor. Yani ironik bir şekilde sorun, kendi kendini çözüyor. Günde ortalama 100 Bin uçuşun yapıldığı günlerden uçakların pistlerde park yeri bulamadığı günlere iki ay içinde geldik. Coronavirüs öncesi dönemde genellikle gezegenin etrafında dönen 20.000 kadar uçak olurdu. Sistem, bu kadar uçağın havadan başka bir yerde olamayacağı şekilde tasarlanmıştı – çünkü uçaklar sadece uçarken gelir elde ederdi. Müzikli sandalye oyunu gibi oldu; birden müzik durdu ve yüzlerce uçağı olan her havayolu firması, devasa uçaklarını park edecek yer bulabilmek için çılgın bir yarışa başladı. Havaalanları da otopark olarak tasarlanmamıştı ama yine de park ücretleri çok pahalıydı. Büyük Avrupa havaalanlarında merkezi bölgelerde saatlik park ücreti 285 dolara kadar çıkıyordu. Almanya'da Lufthansa, uzun mesafeli uçuşlarınının % 90'ını iptal edeceğini duyurdu. Avrupa'nın düşük maliyetli taşıyıcısı Ryanair, koltuk kapasitesini Nisan ve Mayıs aylarında% 80'e kadar azaltmayı planlıyor ve şirket açıklamasında "filonun tamamen yere indirilmesinin önlenemeyeceğini" kabul etti. Nasıl ki, bu kadar uçağın aynı anda yerde olabileceği hiçbir zaman öngörülmediyse günlük hayatta kullandığımız, yararlandığımız hiçbir sistemin de tam kapasiteyle çalışacağı veya bir anda atıl kapasitede olacağı öngörülmez. Daha doğrusu bunların fizibilite; ekonomik fayda (kar) hesapları bu şekilde yapılmaz. Yani hiçbir zaman herkesin evindeki bütün ampülleri aynı anda yakacağı, muslukları tümden açacağı, cep telefonlarıyla birbirini arayacağı ve evlerinden çıkıp arabalarına (otobüslere, trenlere) bineceği üzerine hesap yapılmaz. Zaten buna hiçbir bütçe yetmez hiçbir altyapı da bunu kaldıramaz. Bütün hesaplamalar belli bir kullanım (doluluk) oranı varsayımıyla yapılır ve hayata geçirilir. Ancak bizim gibi az gelişmiş (ekonomik olarak değil, zihniyet olarak) ülkelerde 10 yıl, 20 yıl sonra belki de ulaşılabilecek olan doluluk oranları hesaplanarak yeni otobanlar, köprüler, havaalanları ve hastaneler inşa edilip, kıt kaynaklar heba edilir. Şimdi gelelim konuyu Corona virüs salgınına bağlamaya…Hiçbir zaman aynı anda milyonlarca insanın hastalanacağı, yoğun bakım hizmetine ihtiyaç duyacağı ve nihayetinde bir solunum cihazına bağlanmak zorunda kalacağı varsayımıyla hastane yatırımı yapılmaz. Sadece bizim ülkemizde değil, dünyanın hiçbir ülkesinde olmaz. Bu bir planlama hatası veya ihmal değildir. Bizim sıradan vatandaşlar olarak yapmamız gereken şey hasta olmamaktır. Hasta olsak bile kimseye bulaştırmama sorumluluğumuz vardır. ‘Bana bişey olmaz!’ deme lüksümüz yoktur. Salgının yayılmasına katkı yapacak sorumsuzluklardan kaçınmak ve kendimizi diğer insanlardan ayırmak (izole etmek) mecburiyetimiz vardır; salgın artış eğrisi terse dönünceye kadar izolasyon kaçınılmazdır. Umarım siz bu yazımı okuduğunuzda salgın da, karantinalar da bitmiş olur. 

Sonsöz: Matematik hayatımızı yönetir; biz kabul etmesek de bu böyledir!