CAHİL CESARETİ Mİ?

30 okunma Kasım 2023

‘Meslek öğretilmez! Ustadan çalınır’ Türk Atasözü

Türkçede ‘cahil cesareti’ diye bir deyim vardır; bu deyim, okula gitmemiş ya da öğrenimini yarım bırakmış kimseleri küçümsemek için değil onların cesaretini övmek için söylenmiştir. Zira bu müteşebbis insanlar, bizim gibi çok okul okumuşlardan daha pratik ve girişimcidir. Bugün size ‘cahil cesareti’ yüksek birinden; Harun Abi’den bahsedeceğim. Onu şahsen tanımadığınıza eminim fakat onu anlattıkça aslında çok iyi tanıdığınızı göreceksiniz. Harun Abi 68 yaşında, tipik yurdum insanı. Kilosu 60, 1.55 cm boyunda tam bir ‘atom karınca!’. Aşçı, boyacı, pideci, marangoz ve kalıpçı. Daha yakından bakınca tipik Karadeniz insanı. Bu yazının konusu yapmamın sebebi de Karadenizli kökeni ve tepkileri. Karadenizli olması çok önemli zira memleketi 30 yıldır bunlar yönetiyor. Yurdum insanı 30 yıldır ekseriyetle bu ‘zihniyete’ oy veriyor. Demokrasiye inanıyor ve Harun Abi’nin 40 yıldır neden aynı siyasal kanaate oy verdiğini anlamak istiyorsak onun zihinsel kodlarını çözmemiz lazım. Buyrun, 1950”li yıllara uzanıp çocukluğundan başlayalım..

Göç, Karadenizlinin kaderi mi?

Harun Abi 11 çocuklu bir ailenin ilk evladı olarak Trabzon’da dünyaya gelmiş. ‘Hoca’ lakaplı babası,  köyünün imamı. Mehmet Hoca, güçlü iradesi ve sağlam imanı sayesinde hak etmiş bu lakabı. Nefsini kontrol etme konusunda pek de babasına çekmese de, Harun Abi güçlü iradesini kesinlikle babasından miras almış. Harun Abi çocukken, Trabzon’dan önce Tokat’a oradan da Samsun’a göç etmişler. Harun Abi de evlenince kendi ailesiyle Bursa’ya taşınmış. Bursa’da çok fazla Karadenizli, özellikle de Samsunlu tanıdım. Lakin bunların altını biraz kazıyınca çoğunun Trabzon ya da Artvin kökenli olduğunu öğrendim. Neden göç ettikleri malum; ovaların olmadığı, ulaşımı zor, dik bir coğrafya, tarıma elverişli olmayan, ayakta durmanın bile zor olduğu dar yamaçlar. Aşırı yağışlar, toprak kaymaları, seller de cabası. Çetin Karadeniz coğrafyası, büyük çoğunluğu göçe zorlamış ama göç ettirmeden önce de her türlü zorluğu tattırmış, alıştırmış. Gittikleri yerlerde kümelenip, çetin tabiatlarıyla ve pratik zekâlarıyla sivrilmeyi başarmışlar. Belki bu yüzden fiilen memleketi onlar yönetiyorlar.

 

Karadeniz insanı ne iş yapar?

 

Ya fırıncı ya lokantacı ya da inşaatçı olurlar. Harun Abi 20’li yaşlarda fırıncılıkla başlamış. Eline biraz para geçince Samsun’un Asarcık ilçesinde bir lokanta kiralamış. Lokanta içine bir odun fırını inşa ettirmiş ve tepside kuzu pişirmeye başlamış. “Tek başıma Günde 8 tüm kuzuyu kesip, derisini yüzüp, özel terbiyesini yapıyordum. Fırında pişirip satıyordum” diye anlatıyor. “Özel olarak yaptırdığım fırında 1,5 saatte pişen kuzunun kemiği, çekince etinden ayrılıyordu. Öğleden sonra 3’e doğru tüm eti satıp bitiriyordum. Eti fırından çıkarınca fırın boş kalmasın diye pideye de başladım. Bir pide ustası buldum arada kendim de fırının önüne geçip pide yapmayı deniyor ama başarılı olamıyordum. Pidelerim bir türlü kızarmıyor, çıtır gevrek olmuyordu. Çaktırmadan ustayı takip ettim, unun içine bir tutam şeker katıyordu; ustanın sırrını çözmüştüm. Bir gün beni yüzüstü bırakıp gidince usta, pide işine de kendim girdim. Öğleye kadar kuzu, öğleden sonra kıymalı, yumurtalı, kuşbaşılı pide satıyordum.. İşlerim çok iyiydi, Asarcık’ta meşhur olmuştum, parayı ceplerime sığdırmıyordum. İşte o şımarıklık içinde içkiye, kumara bulaştım ama bunu sonra anlatırım.

 

Cep aynasından kamera olur mu?

 

Lokanta müşteriyle dolup taşıyordu ben fırının önünden ayrılamıyordum. Kasaya tanıdığım birilerini oturtuyordum lakin günün sonunda kasadaki para hesabı tutmuyordu. Ben ilkokul mezunuyum ama kafadan para hesabını iyi yaparım. Özellikle işlerin en yoğun olduğu, Asarcık’ta Pazar kurulduğu cumartesi günleri kasa çok açık veriyordu. Cumartesi günleri de bir ilkokul müdürünü yevmiye karşılığı kasaya oturtuyordum. Çaldığından emindim ama suçüstü yakalayamıyordum. Cebimde taşıdım yuvarlak bir aynam vardı; daha o zamanlar kel değildim. Aklıma parlak bir fikir geldi: cep aynasını arabanın dikiz aynası gibi yapacaktım. Fırın önünde çalışırken bu küçük aynayı sağ üst tarafa monte ettim. Göz ucuyla aynadan sürekli kasadaki müdürü gözlüyordum. Bir müşteri kasaya geldi ve para uzattı; müdür parayı alıp güzelce yuvarladı, rulo yaptı ve ayakucuna bıraktı. Sonra güya çaktırmadan eğilip yerden aldı ve cebine attı. İşte şimdi kameraya yakalanmıştı. Hiçbir şey belli etmeden akşamı bekledim ve yevmiyesini verip ‘bir daha gelme’ dedim. Kıpkırmızı kesildi, parasını alıp gitti.

 

İşin sırrı, fırın mı?

 

Fırının özelliği neydi? Diye sorunca işin püf noktasını anlattı: “Fırını özel tuğladan inşa ettirdim. Tabanına 2,5 ton kırık cam parçaları döküp serdim. Camların arasına 2000 adet çiğ yumurta kırıp, sıvadım ve üstlerini yine ateş tuğlasıyla bizzat döşeyip, kapattım. Fırını yakıp kapağını kapatınca 18 saat boyunca ısıyı içinde hapsediyor, sıcacık kalıyordu. Lokantanın sahibi fırını görünce çok kızdı ve kendisinden habersiz inşa ettiğim fırını yıkmamı istedi. Fırının kendi yerine büyük değer kattığını ve çok masraf yaptığımı anlattım ama dinlemedi. Aslında niyeti farklıydı, beni buradan çıkarıp lokantayı yeğenine kiralamak istiyordu. Yaptığım masrafı karşılarsa fırını yıkacağıma ve lokantayı bırakacağıma ikna olmuş gibi yaptım. Lakin niyetim başkaydı; fırını yeğenine ‘yar etmeyecektim’. Son gün, fırın cayır cayır yanarken tabanını ıslak bezle sildim ve kapağını kapatıp lokantayı terk ettim. Islak bez tabandaki tuğlaların çatlamasına ve yer yer kabarmasına sebep olmuş, fırını kullanılamaz hale getirmişti. Bu sürprizi yeni sahibi çok sonra fark edecekti ama iş işten geçmişti.

 

Kambur müşteri neden kızdı?

 

“Dedim ya, işlerim kıyamet gibiydi, lokantam müşteriyle dolup taşıyordu. Bir gün dükkândan içeri düzgün giyimli biri girdi, kambur olduğu için iki büklüm yürüyordu. Bir masa seçip oturdu, hemen ardından siyah takım elbiseli 4 kişi daha girdi ve başka bir masaya oturdular. Adam yemeğini yedikten sonra hesabi ödemek için kasaya yönelince kasadaki elemanıma başımla, para alma diye işaret ettim. Elemanım ‘hesabınız ödendi!’ deyince kambur adam çok kızdı ve “kimse benim hesabımı ödeyemez! Kim ödemiş? Diye bağırdı. Elemanım fırının başındaki patron diye beni işaret edince adam yanıma geldi. “Kambur olduğum için bana acıdın değil mi. Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”. Yan masadaki 4 kişiyi göstererek “ben bunların patronuyum, sen Tokat’ı bilir misin? Ben Tokat’taki tuğla fabrikasının sahibiyim.” Harun Abi ve ailesi Tokat’tan Samsun’a göçtüğü için oradaki büyük tuğla fabrikasını iyi biliyordu, çok mahcup oldu. Adam nasihat eder gibi konuşmaya devam etti “”Sen sen ol, öyle her acıdığına ikram yapayım deme. Hem ne demiş atalarımız; paranın ve imanın kimde olduğu belli olmaz!”

 

Aşçılığın sırlarını nasıl çaldı?

 

Harun Abi, lokantadan hayal bile etmediği paralar kazanınca, gençliğin de verdiği cehalet ve hoyratlıkla, kötü alışkanlıklar edinmiş. İçkiye ve kumara düşmüş; kazancını bunlara yatırmaya başlamış. Alıştıkça borçlanmış, borçlandıkça batmış. Lokantayı da devredince borçlarını ödeyememiş ve ailesini de alıp Bursa’ya kaçmış. Bursa’da yine bir esnaf lokantasında aşçı yardımcısı olarak işe başlamış. Yanında çalıştığı ustadan yemek tariflerini kendisine de öğretmesini istemiş ama usta pek yanaşmamış. Üstelik yemeğin püf noktasını uygulamaya gelince onu ortamdan uzaklaştırmak için Harun Abiden ya çay istiyor ya da bakkala, manava yolluyormuş. Harun Abi kararlıymış, vazgeçmemiş ve yine Karadenizli pratik zekâsını kullanıp bir yöntem bulmuş. Yemek pişirilen yer lokantanın karşısında, küçük baraka gibi bir dükkânmış. Harun Abi bir sabah erkenden gelip barakanın ocağa bakan sacdan duvarında minik bir gözetleme deliği açmış. Aşçı ustası onu yolladığında arkaya dolanıp delikten ustasını gözetlemeye başlamış. Böylece her yemeğin inceliklerini ve püf noktasını gizlice öğrenmiş. Usta çok içen biriymiş bazen işe sarhoş geldiği hatta ayılamadığı için gelmediği günler bile oluyormuş. Ustanın yine işe gelmediği bir sabah, patronu panik içindeyken Harun Abi onun yerine talip olmuş. Patronu da ona bir şans vermiş ve Harun Abi lokantanın aşçısı olmuş. Ertesi gün ayılıp lokantaya gelen usta Harun Abiye mesleği nasıl bu kadar çabuk öğrendiğini sorduğunda, karşı duvardaki deliği göstermiş. Eski aşçı o gün istifasını verip lokantadan ayrılmış.

 

Mehmet Hoca’ya nasıl votka içirdiler?

Babası Harun Abiyi özleyip Samsun’dan Bursa’ya ziyarete gelmiş. Lokantanın yine Samsunlu, fırlama bir şef garsonu varmış. Bu alkolik garson gün içinde bile ayrana votka koyup gizlice içermiş. Mehmet Hoca’yı kapıda görünce içeri buyur etmiş ve diğer garsona seslenip ayran istemiş; “Benimkini ayrı getir!” demiş. Acemi garson içine votka koyduğu ayranı yanlışlıkla Mehmet Hoca’ya vermiş. Bizim şef garson ‘eyvah!’ demeye kalmadan Hoca, çok susamış olacak ki, ayranı bir dikişte bitirmiş. Fırlama garson gözünün içine bakıp tepkisini anlamaya çalışırken; ‘ayran çok güzelmiş!’ deyip bir bardak daha istemiş. Gelen ikinci votkalı ayranı da kafaya dikmiş. Hayatında bir yudum içkiyi ağzına koymamış olan Mehmet Hoca az sonra kafayı bulmuş. Harun Abi, olan bitenden habersiz işini bitirip babasının yanına gelmiş ve ‘Baba hadi çıkıp biraz yürüyelim’ demiş. Babası kolunu oğlunun omzuna atmış ve çakırkeyif yürürken “Ha uşağum ayaklarım yere değmeyi, sanki havada uçuyorum!’ demiş. Babasını böyle keyifli görmeye alışmamış olan Harun Abi, meselenin aslını sonradan öğrenmiş. Lakin hiçbir zaman babasına anlatmaya cesaret edememiş.

 

Polaroid resim ne işe yarar?

 

Harun Abi aşçılıkta iyice ustalaşınca, eskiden kalma borçlarını ödemek ve Bursa’da bir ev sahibi olmak için yurtdışına çalışmaya gitmiş. İlk gittiği ülke, 80’li yılların gözdesi olan S. Arabistan olmuş. Şantiyede çalışan 50 arkadaşına günde 3 öğün yemek çıkarmış. İlk 3 ay, gurbetçilerin maaşları düzenli olarak ödenmiş ve eline güzel para geçmiş. Kazandığı dolarların bir kısmını ailesine göndermek istemiş ama Suudi yönetimi o günlerde yurtdışına para yollanmasına izin vermiyormuş. Harun Abi kafayı çalıştırmış ve yine pratik bir yöntem bulmuş. O yıllarda, şipşak denilen fotoğraf çekme yöntemi çok yaygınmış. Polaroid marka makineyle çekilen bu resimler, anında fotoğraf makinesinin altındaki hazneden çıkarılıp, çekilene veriliyormuş. Yaşı 30’un üzerinde olanlar hatırlar; bu resimlerin arkasında ince bir plastik film tabakası bulunur. Harun Abi, işte bu film tabakasının üst kısmını jiletle kesip fotoğrafla arasındaki boşluğa bin dolar katlayıp yerleştirmiş. Kesiği tekrar içeriden ince, şeffaf bir bantla yapıştırmış. Sonra mektup zarfına koyup normal bir resim gibi ailesine yollamış. Fakat Arabistan macerası kısa sürmüş çünkü yerli firma ihaleyi iptal etmiş. Maaşları da ödenmediği için 1 ay boyunca sadece makarnayla beslenmek zorunda kalmışlar. Oradan güç bela kurtulup yurda dönmüş ve daha sonra Ukrayna’ya başka bir ekibin aşçısı olarak çalışmaya gitmiş. Harun Abi’de hikâye o kadar çok ki, lakin yazının sonu geldi. Hala bizim firmada, beraber çalışıyoruz onunla. Allah selamet versin; Harun Abi sen çok yaşa!